Aralık 30, 2009

2009 bitti

kocaman 2009 da bitti. önceden 60lar 70ler 80ler diyorduk ya şimdi de 10lar mı diyeceğiz acaba. benim en büyük derdim bu 2010 ile ilgili. bir de tabi ülkenin durumu var, maddi olanaksızlıklar, savaş, vs.
ama tüm bu olanlara rağmen insanlarda tuhaf bir mutluluk oluyor yeni yıl geldiğinde nedense. bi iyi dilekler, bi anlamsız gülüşler, bi parasızlığa rağmen çılgın eğlence planları. gerçekten iyi bir şey mi ki sürekli yeni bir yılın gelmesi bilemedim. benim yeni yıl ile ilgili beklentim ise:

Aralık 21, 2009

those were the days -1-

arkadaşlarla tv izleme aktivitelerinden birinde küçük çocukların şarkı söylediği bir program izledik geçen gün. konuklar arasında suat suna vardı, ilk çıktığı zamanlarda olduğu kadar sakin ve hüzünlü yüz ifadesi ile yeni albümünün reklam gezisine çıkmış. onu görünce aklımıza, 90'ların başındaki pop furyasında patlayan şarkıcıların çıkış şarkılarını -internet yardımı olmadan- hatırlama şenliklerimiz geldi. biz bilgisayar öncesinde çocukluğumuzu yaşadığımız için tuhaf şeylerden zevk alan bir nesil olarak görülüyoruz yeni yetmeler tarafından.
örneğin kudra insanı ile en büyük eğlencemiz ansiklopedi okumak. akşam oturup ertesi sabahki finale çalışmamız gerekirken, elimize ansiklopedi alıp rastgele bir sayfa açıp ordan bir başlığı okurduk sırayla ve çok eğlenirdik. şimdi her meydan larousse gördüğümüzde endorfin salgılamamız da pavlov'un deneyinde zil sesine salya akıtan köpek gibi şartlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. o lacivert cildi, o birinci hamur beyaz kağıdı, o siyah mürekkep kokusu...
işte çıkış şarkılarını hatırlama şenlikleri de böyle bir eğlence. şarkıları hatırlayıp bağıra çağıra söylediği zaman da insan beyninin ne kadar devasa bir depo olduğunu fark ediyor insan. sözlerini bildiğini bile bilmediğin bir şarkıyı ezbere söylemek tuhaf bir duygu.
en kolay hatırlanan tarkan, kenan doğulu, sertab erener gibi hala aktif olarak şarkıcılık hayatına devam edenler oluyor bu arada. ama o suat suna o kadar zorladı ki, gözlerimizden yaşlar akmaya başladı hafızayı zorladıkça. adamın tüm klibi gözümüzün önünden film şeridi gibi geçti ama sessiz film olarak geçtiği için en sonunda, aşırı meraktan, internete bakmaya karar verdik. tam ben google'a danışacakken arkadaşın ağzından şu sözler döküldü:
"gel dedim benimle gelmedin,
bana aşkını ver dedim, çok şey mi istedim.
gel dedim benimle gelmedin
ansızın çektin gittin"
o gece huzurlu uyuduk...

not: kıl oldum abi, yaparım bilirsin, sakin ol, benimle oynama, hey corç, hadi yine iyisin, yeter ki onursuz olmasın aşk, seni aldattım, abone ve daha niceleri...

Aralık 11, 2009

yazar bi yazar bi yazamaz

1. google hala'ya "deniz baykal" görselleri sorduğunuz zaman ilgili arama teklifi "devlet bahçeli" oluyor. ad ve soyadlarındaki "de" ve "ba" benzerliği nedeni ile mi bu teklif sunuluyor yoksa google bize bir mesaj mı veriyor bilemedim. üstüme de alınmadım açıkçası mesaj varsa da bana mı var? kendileri düşünsün, ben görevimi yapıp bunu bildirdim. (aynı şey tam tersi için geçerli değil. ev ödevi: mantıkta "ise" ile "ancak ve ancak" farkını araştırıp öğrenelim.)

2. "google'da kendini arama" sanırsam herkesin yaptığı bir şey. eğlenceli sonuçlarla karşılaşmak da cabası. işte bir örnek. googleda ad-soyad arattım -ki az bulunan bir adım var- ve facebook üyesi bir adaşım (soyadaşım aynı zamanda) ile karşılaştım.

3. edebi açıdan kısır olan bu dönemde kendime farklı eğlenceler bulmak, boş zamanımı iyice boşa harcamak konusundaki üstün başarım beni nerelere götürecek bilmiyorum. yeniden yazı yazabileceğim günlerin özlemi ile "google ile ikili ilişkiler" başlığını burada bırakıyorum.

Aralık 06, 2009

"etnik kökenli" birlikte yaşama salatası

malzemeler: asırlardır bir arada yaşayan çeşitli insanlar, askeri darbe, kan, kin, konu ile ilgili saçmalayacak birileri.
asırlardır bir arada yaşayan halklar ilk önce birbirlerine karşı kinlendirilir. bazı etnik kökenlerin dilleri konusunda itina ile yasak koyacak bir askerin yönettiği bir darbe ile ülkede üst kimlik alt kimlik gibi anlamsız bir tartışma ortamı hazırlanır. bundan bir kaç yıl sonra bir etnik kökene mensup olan başbakan, cumhurbaşkanı olup bu ülkede biz neden kendi dilimizi konuşamıyoruz diye açıklamalar yapar, oysa halk yasak olmasına rağmen kimin hangi dili konuştuğunu, kimin hangi kökenden geldiğini o zamana kadar pek umursamamaktadır. bu umursamazlık işe gelmediği için bunların muhakkak karşılıklı olarak kızmalarını sağlamak çok önemli çünkü sadece bu sayede kan elde edebiliriz ki salatanın ana malzemelerinden birisi de budur.
bu ortam kendi haline bırakılarak yıllar geçmesi beklenir ve askeri güçler ile -farklı kökendeki vatandaşları temsil ettiği iddia edilen ancak hiç alakası olmayan- bir örgüt arasında çatışmalar artarak genç insanların ölmesi sağlanır ki dikkatler buraya çekilsin ve tüm halk bu olayla ilgilenip gözlerini kin bürüsün. olmayan bir terör ve olmayan bir faşizm işte böyle yaratılır. sonra bir gün adamın biri çıkıp açılım yapalım, haklar verelim diye salatanın sosunu hazırlar. normalde özgür değilmiş de özgürlük verilecekmiş ortamı bu şekilde hazırlanır.
sonra büyük bir düşünür bulunur - evinizde düşünen biri yoksa onun yerine bir popçu kullanmakta sakınca görmüyorum çünkü bu salatayı elimizdeki malzemelerin amaç dışı kullanımıyla hazırlayıp ekstra masraf yapmıyoruz- bu kişiye "ben gençken gaza gelip yanlış yapmışım, şimdi olsa yapmazdım. hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor" dedirtilir. bazı insanlarla birlikte yaşayabilmesi için eğitim alması gereken bu popçu en son olarak bir de etnik dilde türkü falan söylerse salata tadından yenmez..
hadi eller havaya, oturmaya mı geldik?

Kasım 24, 2009

paniklerdeyiz

akşam haberlerini izleyemedim -ki zaten uzun zamandır haberlerle aram olmadığı gibi trt ile ilişkimi çok öncelerde kesmiş bulunmaktayım- ama sözlük'te "sol frame"i tarayınca öldü sandığım bir başlık gördüm ki evlere şenlik. darwin'i bitiren balık! bahsedilen balık coelacanth ve bugün değil yaklaşık 71 yıl önce bulunmuş vs. bilim adına yazı yazacak kadar araştırmacı bir ruha sahip değilim, benim derdim trt'de verilen haber ve içeriği.
eskiden tarafsız, reyting kaygısız, kaliteli yayınlar yapan bir devlet kanalı olan trt'nin bugünkü durumu salt bu haber sayesinde anlaşılmaktadır. tenis turnuvalarını, olimpiyatları, kimsenin izlemediği düşünülen buz pateni yarışmalarını yayınlayan trt ticari kaygı edinmiş.. devletin kanalı reyting peşinde, kendini yaratılışçılara sevimli gösterme derdinde. yayınladığı haberi google'dan araştırma zahmetine bile girmemiş ama niye araştırsın ki? sorgusuz sualsiz söyleneni kabul etmeye meyilli bir kitleye onları yormayacak ve aynı zamanda mutlu edecek haber yapmak için araştırma yapmaya ne hacet? (sonra göbeğini kaşıyan adam diyince ayağa kalkıyor bazı kesimler)
hadi gidin de iki hayvan öldürüp sevap kazanın şimdi.. belki bu sene coelacanth kesmek daha sevaptır kim bilir?

Kasım 16, 2009

anlamsız sıkıntı

bazen olur ya böyle nedeni olmayan bir moral bozukluğu, içinde kötü şeyler olacakmış gibi bir his. sonbaharın en popüler ruh hali; kasvetli bir hava, şıpır şıpır yağmur sesi, inadına açılan hüzünlü müziklerle düşünceleri bunaltma isteği...
bu sıkıntıyı geçirecek en güzel reçete bir bardak sıcacık ıhlamur alıp eline, çıtır çıtır yanan bir sobanın başında güzel bir kitap okumak aslında ama nerde öyle yanındaki minik fırınına patates atıp közleyebileceğin, üzerinde tısırdayarak kaynayan bir güğüm suyun bulunduğu sıcak, içten ve huzur dolu sobalı evler?
sobada kömür çıtırdadıkça açılmaz mı ruhundaki sıkıntı, içine mutluluklu dolmaz mı insanın... üşengeçlikten dolayı huzurumuzu da bir kenara bırakıp kaloriferli evlere geçtik geçeli daha sinirli daha tahammülsüz daha bencil olduk bu kocaman, kim kime dum duma, soğuk, gelişmiş(!) şehirlerde. havanın ısısına göre ayarlanmış kazanların ısıttığı bir sürü demir yığınlı fiziken sıcak ama manen soğuk evlerde yaşayan yüzü gülen ama içi ağlayan insanlar...
camlardan giren soluk gün ışığında eşyaların gölgeleri sabit duruyor artık, sobanın tavana yansıyan ve gölgeleri kımıldatan ışığı yok, bizimle birlikte yaşayan evler değil artık yaşadığımız yerler.
annanemin evi sobalıydı bir tek koskoca çevremde, kışın hep orda kalmak isterdim... artık o ev de yok, kocaman bilmem kaç şeritli yol geçti güzelim evin üstünden. bahçedeki çeşit çeşit ağaçlar, en küçüğü 50 yaşında olan, hormonsuz zehirsiz meyve yediğimiz ağaçlar kesildi, yerine kaloriferli evler olan dev apartmanlar dikmek için.
kartopu oynayıp, naylon torbalarla yokuşlardan kayıp soğuktan morarınca eve gelip de soba borusuna sarılarak ellerimizi ısıtamayacağız hiç bir zaman artık, ki zaten doğru düzgün kar bile yağmıyor soğuktan morarıp da güle oynaya sobaya sarılmaya koşalım.
yaşlandım da orta yaş bunalımına bile girdim he? vay beee

Kasım 12, 2009

hobi

kendi çabalarımla evimde kullanabileceğim basit eşyalar yapmaktan o kadar çok hoşlanıyorum ki bazen şahan'ın derya baykal taklidindeki menapozlu kadın gibi olmaya başladığım korkusuna kapılıyorum. şimdi ise gözümü yükseklere diktim, eve bir orta sehpa yapmaya karar verdim. üstünün cam olmasını istemekle birlikte, camı dışardan alıp kestirmek zorunda kalacağım için tam olarak benim elimden çıkmayacak diye ondan vazgeçtim. ama tahta yapsam sanki dışardan almayacak mıyım? ağaç kesip tahta mı üreteceğim? çok zor kararlar bunlar, altı üstü hobi deyip geçmemek lazım.

true blood ve house md izlemekten gözlerimi kan bürüdü. vampirler gerçekten var mıdır diye düşünür oldum hatta, inananlar var vampirlere biliyorum, istanbul'da toplanan bir grup olduğunu bile duydum; vampir bulmak için hayatlarını adamış insanlar.. site site gezip hastalık araştırıp house'un teşhislerini kontrol ede ede "differential diagnosis" uzmanı olunabilir mi acaba? ben bi tıp fakültesine gidip danışayım.

son zamanlarda coverlanmış şarkılara taktım kafayı. sevdiğim tüm şarkıların coverlarını bulup yeni bir arşiv yapmaya başladım ve farkettim ki hangi şarkı, hangi tarz olursa olsun, rock/metal havası verilince güzelleşiyor. bu aralar favorim "here comes the rain again-hypnogaja"

Ekim 30, 2009

yazıklar olsun

Amerikalıların bekarlığa veda eğlencelerinin bir konusu olan pastadan striptizci çıkması ülkemizde kendisini pastadan çıkan dansözler olarak gösterirken bile baştan aşağı saçmalık olarak gördüğüm bu uygulamanın akıllara zarar bir versiyonunu Dolmabahçe Cumhuriyet resepsiyonunda uygulama fikrini bulan, bu fikri onaylayan, bu fikir doğrultusunda harekete geçip balmumundan Atatürk heykeli yapan ve kocaman pastanın içine elinde şapkasını sallama yetisi bulunan balmumu Atatürk'ü yerleştiren kişiler zincirinde hiç mi durup düşünen olmamış "ne yapıyoruz biz yaaa" diye?
Tüm bu rezalet sonrasında pastanın içinden süzülerek çıkarken şapka sallayan Atatürk'ü gören onca insanı 10. yıl marşı eşliğinde zıplarken izleyince tüylerimin diken diken olması yanında, hiç kimsenin "ne bu rezillik" dememesi karşısında yaşadığım sinirin tarifi sözcüklerle yapılamaz.
Terbiyesizlik demenin çok hafif kaldığı bu pasta yapım silsilesi bir benim mi sinirlerimi hoplattı, bir bana mı yanlış geldi, bir beni mi rahatsız etti? Yazık gerçekten...

Ekim 22, 2009

tekzip

Daha önce buradan veryansın edip eleştirdiğim kemer belediye başkanına karşı ithamlarımı geri almak boynumun borcudur. Aşk Yağmuru heykelinin ahlakı bozması konusundaki öngörülerinin doğru çıkması yanında bunun adamcağızın kendi hayatında vuku bulmuş olması da heykeli altı üstü bir iki gün gören bir insanda bile bozulmalar olabileceğini kanıtlamış, boynumu bükmüş, söylediklerimden utanmama neden olmuştur. Evlilik dışı ilişkisi olması tamamen bu heykelin, genel olarak sanatın bir suçudur.
bundan böyle belediye başkanlarının ahlak konusunda verdiği kararlardan şüphe etmeyeceğime, hatta kaldırılması gereken heykelleri bir bir ellerimle toplayacağıma söz veririm (yalan söyleyince sadece pinokyo'nun burnu uzar)
ayrıca ankara'nın göbeğindeki Atatürk heykelini gizli gizli altın rengine boyayan görevliyi hepimiz eshefle kınıyor, bu boyama işleminden katiyen haberi olmayan ve bu kişinin görevinden derhal alınması konusunda titizlik gösteren belediye başkanını bu büyük yüzsüzlüğünden dolayı tebrik ediyorum.
gençlik parkını yıkıp yerine alışveriş merkezi yapma girişimleri karşısında günlerce parkın kapısında yatan sivil toplum örgütlerine söz geçirememiş, bizim orada hatıralarımız var diyen halka karşı gelememiş ve gençlik parkını düzenleyip yeniden hizmete açmak zorunda kalmış bu kişi bunun reklamını da "hatıraların parkı yeniden hizmetinizde" diyerek yapacak kadar yüzsüz ve kurnazdır. AB'den aldığı ödül de ...

Ekim 13, 2009

tembel teneke

bizim ailenin evrim sürecinde araya bir koala karışmış olduğuna dair şüphelerim gittikçe artıyor. Günde 18 saat uyuyabilme kapasitemin yanında, avustralya'nın ılık ve nemli ormanlarında bir okaliptüse sarılarak durmanın sıkıcı olmak yerine dinlendirici olabileceğinin aklımdan geçmesi ve daha kış gelmeden bu kadar üşüyor olmamın, atalarım arasında bir kutup ayısı olmadığını kanıtlaması bu ihtimali güçlendirmekte bence. bazen dedelerime sinirleniyorum açıkçası ne gerek vardı evril evril insan ol sonra okul, iş, temizlik bir sürü dert. bi kere en başta denizden çıkmak hata zaten, şimdi milyarlar harcıyoruz 10 gün tatil yapalım da denize girebilelim diye. yılda 10 gün deniz görünce de saatlerce suda kalıp tüm derimizin buruş buruş olmasına neden oluyoruz, oysa sudan çıkmasaydık pullu pullu böyle rengarenk olurduk. mor pullarım olduğunu düşünsene bi, pırıl pırıl...
şimdi tembelliğimden yola çıkarak vardığım sonuç şu oluyor: "evrim" hatalı bir seçimdir, hele de evrilip insana varmak çok kötü bir sondur. fino köpeği olsam zengin evlerde prensesler gibi bakılır, bi o tarafa bi bu tarafa devrilip yatardım, çok yanlış bir seçim, çok...

Ekim 06, 2009

mercedes görünümlü şahin



evdeki, tanıdıkların evindeki ve çevremdeki bilimum bilgisayarı bozduktan sonra artık kendime bir laptop edindim. hayallerim hala bir macbook sahibi olabilmek üstüne ama masaüstünde yaptığım bazı değişiklikler sayesinde macOS görünümlü bir laptop sahibi olduğum için mutlu ve gururluyum.

Eylül 26, 2009

ateş su toprak tahta

"sen new york'sun büyük düşün": ny'de 15 dakika yürüme mesafesinde bulunan bir yere araçla yarım saatle giden başbakan artık oranın da akp'nin düzenlemelerine muhtaç olduğunu anlamış. zaten hep merak etmiştim nasıl oldu da el atmadılar diye, washington meydanında bir fıskiye olmadan nasıl rahat ediyorlar, kaliforniya'nın merkeze giden yollarına köprülü kavşak yapmadan nasıl uyuyabiliyorlar diye. meğer zamanını kolluyorlarmış, kurt gibi adamlar.

"küçük tayyip": aynı haberde bir de ayakkabıları delik deşik olan, okula giderken anasının elinden tutamamış bir yavrucak var. hep çocuklarının geleceğini düşünmüş ayacıklarına taşlar batarken ve demiş ki "bu taşlar batmasın diye ne yapabilirim, ne yapabilirim? buldum.. deniz'de yeterince yüzeyde kalabilirsek ayağımıza taş batmaz... hmmm.... gemi!!" çocuklarımın gemileri olursa ayaklarına taş batmaz"

"yeniden olacak o kadar": ciddi ciddi yeniden başladığına inanamıyorum ve gördüğüm kadarıyla eski programın üzerine hiçbir şey katmadan olduğu gibi başlamış resmen. tarif edilemez duygular içindeyim, bi ara tiyatroyu bırakıp açlık grevleri yapmışlar o da yetmemiş ölüm orucuna girişmişlerdi... kim ikna etti geri dönmeye, hangi mantıkla?

"the bodyguard": evet efendim kevin costner da destek verdikten sonra bize bok yemek düşer. daha fazla konuşup da kimseyi rencide etmek istemiyorum çünkü bizim oralarda buna elalemin derdi seni mi gerdi derler, ayıp

Eylül 11, 2009

hazırızz

her hangi bir felaket durumunda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sorumluluklarını bilmeyen vatandaşlar kurban olur, tedbirini almış has vatandaşlar ise sefasını sürer. biz de bu minvalde evimizin tüm odalarını alt kat komşularımızı yatırabileceğimiz şeklide birer yatakhaneye çevirdik, para toplayıp helikopter kiraladık ve arabalarımız sele kapılıp gitmesin de sonra belediyemiz suçlanmasın diye hepsini çatılara teraslara taşıttık; felaketten pay çıkardık, ilerde kuraklık olduğu zaman belediye başkanımız bizlere kızmasın, bizim yüzümüzden suçlu duruma düşmesin diye, sırf ona yakışır vatandaşçıklar olabilmek için balkonumuza yağmur suyunu toplayabilecek damacanalar, leğenler, kovalar dizdik.
elimizden daha ne gelir, nasıl önlem alabiliriz diye düşünürken yine akıl kumkuması, zeka pırıltısı, çözüm üreteci başkanımızın tavsiyelerine dönüp baktık ve onun rehberliğinde mahallemizdeki tüm mazgalların üzerindeki yaprakları topladık ki sel suları akıp gidebilsin, çünkü sel olmasının nedeni 16 yıllık başkanımızın alt yapı konusunda elinden gelenden fazlasını yapmış olmasına rağmen dökülen yaprakların mazgalları tıkamak suretiyle i.m.g. başkana bir nevi tuzak kurması, aslında onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması ve bu sınavları elbirliği ile aşmamız sonucunda cenneti garantilemesi. zaten o kadar güzel gülümseyen bir insanı cennet dışında bi de ankaraspor başkanlığına yakıştırabiliyorum, başka her şey eğreti duruyor. (burdan futbol federasyonunu kınamadan da geçemeyiz çünkü tam da doğal felaket sırasında yapılacak şey değildir bu federasyonun yaptığı. kahrol federasyon al sana bombe...)
zaten başkanımız yıllar önce bugünleri düşünerek bir takım başka tedbirler de almış, tüm ankara'yı alt geçitlerle donatmış ve onları bilinçli olarak kanalizasyon seviyesinin altında yaptırmıştı ki sel olduğu zaman tüm alt geçitler suları çeksin, halk daha fazla zarar görmesin. doğal bir felakete daha ne kadar fazla önlem alınabilir ki zaten. yani şimdi deprem olsa bunun suçlusu yerel yönetimlerdir diyebilir misiniz? adam gitmiş fay hattının üstüne evini yapmış, deprem olunca tabi ki yıkılacak. dere yatağına ev yapmış, yağmur yağınca tabi boğulacak. yani 16 yıldır baştalar diye her şey onların suçu değil ki, 44 yıl başta kalmış olan chp'nin daha çok suçu var. zamanında yerleşim alanı olmasa bile, kentleşme olmasa bile bulduğu boş alana kanalizasyon, su, elektrik döşeyecekti ki şimdi sorun çıkmasın. işte bunların hepsi bu yüzen aslında Atatürk'ün suçudur.
bunların yanında bir de tabi ki 7. caddenin trafiğe kapatılıp alkolden arındırılması en önemli tedbirlerden biri. şimdi düşünün bi, sel oldu diyelim; 7. caddede araba olmadığı için hiç bir araba zarar görmeyecek ve bunun yanında alkolün yasaklanması sayesinde herhangi bir sel basması durumunda içkiler de sele karışıp selin suyunu artırmayacak. bunların hepsi birer önlemdir, felaketlere çözümdür. bu kadar başarılı çözümleri uygulayabilmek için bile izin alması, referandum yapması gereken bir belediye başkanı daha ne yazpsın ki hizmet getirebilmek için?

Eylül 06, 2009

kutuya inanmak

para verip sinemalı dizili pakete üye olduğumuz ve adını burdan verip de iyi/kötü reklamını yapmak istemediğim uydu antenli, uydu dalgası alıcı kutulu (receiver) aptal kutusu (tv) şeyinin son iki aydır sinema kanallarında hiç bi bok olmaması nedeniyle tüm paketleri kapattırıp normal düzene geçtiğimizden beri türk kanallarını izlemeye döndük. son bir haftadır izlediğimiz programlar içinde sinirlerimi hoplatan reklamlar, gülsem mi ağlasam mı bilemediğim yarışmamsılar ve ucuz amerikan filmleri var. zaten uzun zamandır haberlerle ilişkisini kesmiş birisi olarak önemli haber kanalları dahil hiçbir kanalda haber türü yayınlara katlanamıyorum, gazeteleri okumaktan itinayla kaçınıp kendini ve çevresini bilmez bir insan olmak yönünde ilerliyorum.
sinirimi bozan ilk reklam alın-verin adlı, türk ekonomisini kurtarma yönelimli ve dahi iktisat bilimini zorlama içerikli, ekonomistli bir saçmalık olup daha önce buradan veryansın ettiğim "eve kapanma pazara çık" saçmalığını bile daha mantıklı gösterme becerisine sahip oldu. başarılarının devamını diliyor, zeki ve eğlenceli bir arkadaşımın önerisini -ondan izin almadım ama- burdan yetkililere bildirmeyi bir görev biliyorum: "al-ver reklamlarında müjde ar oynasın, orospu rolünde olsun, pezevengi para kazansın, eve giderken kıyma alsın, ekonomi canlansın"
ikinci sinir olduğum reklam da aziz üstel'in oynadığı saçma bir seri. içeriğini anlatıp kimsenin sinirlerini hoplatmak istemiyorum, kendi kendime sinirleniyorum.
aptal kutusunda izlediğim ve hayret mi etsem üzüntü mü duysam dalga mı geçsem bilemediğim bir olay da var mısın yok musun denen yarışmamsı. cem yılmaz'ın katıldığı bölüm hariç hiç tamamını izlememiştim yarışmanın. son bir haftadır izliyorum ve yarışmanın artık kendine ait bir jargonu oluştuğunun, oradaki insanların bazı konularda uçmak seviyesinde hislere sahip olduğunun yanında benim bu ülkeye gittikçe yabancılaştığımın farkına vardım. mavi hissedenler, kırmızı olduğuna dair yüzdeli istatistikler verenler, 24 kutulu bir oyunda kutudan çıkan sayılar üzerinden bilimsel veriler elde edenlerle birlikte kutusuna inanan insanlar gördüm. hatta kutusuna inandığını söyleyen bir kıza oraya çıkanların %70i zaten kutusuna inanıyor diyen bir kişiye rastladım ki o andan itibaren türkiye istatistik kurumunun neden yanlış enflasyon hesapladığını ve bu çıkan sonuca türk insanının neden saf saf inandığını anladım. biz istatistikten anlamıyoruz, kutumuza güveniyoruz.

Ağustos 28, 2009

elleme baba yorgun

orta okul ve lise hayatım boyunca çok başarılı kompozisyonlar yazmama, noktlama işaretlerini tam yerinde kullanmama, geniş bir sözcük dağarcığına sahip olmama rağmen hiçbir zaman kompozisyon sınavlarından tam puan alamadım çünkü hayatımda hiç doğru yazıya doğru başlığı koyamadım. hala da aynı şekilde devam etmekteyim. başlık aslında yazılan yazının içeriği ile ilgili ipucu veren bir eleman olduğuna göre ben aslında ne yazdığımı tam olarak bilmiyorum sanırsam.
uzun zamandır yazı yazmaya zamanım olmuyo ama akşam uyumadan önce düşünmeye zamanım oluyor, ben de hep şöyle yazsam böyle başlayıp şu şekilde bitirsem diye yazıları düşünüyorum. ama sabah kalktığımda aklımda hiç bişi kalmamış oluyo. öyle de güzel şeyler geliyo ki aklıma çok üzülüyorum sabah hatırlamayınca. yani aslında biraz biraz hatırlıyorum ama tam kafamda kurduğum şekliyle hatırlayamayınca içime sinmiyo.

Ağustos 08, 2009

keramet

arkadaşlarım birer birer evleniyor. hepsinin destekçisiyim, herkeslere tavsiye ederim anlaşabildikleri, oturup sohbet edebildikleri, mutlu oldukları kişiyle evlenmelerini..
evlendik mutluyuz, herkesi bekliyoruz

Ağustos 05, 2009

deniz güneş kum ankara

bu yaz tatil yapamamak konusunda dertli dertli iç çekerken eskiden yaptığım ve şikayet ettiğim tatilleri düşünüp, evet işte insan elindekinin kıymetini bilmiyor dedim bir kez daha. çok çok önce ailece gittiğimiz bir tatil vardı, tüm tatil boyunca suratımı asıp triplerde gezmiştim memnuniyetsizlik nedeniyle. adını verip sevenlerini ve yaşayanlarını üzmek istemediğim köyden çevirme küçük bi tatil beldesinde, küçücük bi ev kiralamıştık da, her şeyden şikayet etmiştim mesela. evin biraz ilerisinde bir migros görüp en azından migros varmış, alışveriş sorun olmaz demiştim. yavaş yavaş markete yürürken acaba kaç m'li falan diye düşündüğümü hatırlıyorum. ama o kadar küçük bi yerdi ki bırakın m'yi, migros'u bile m'siz yazmışlardı.. igros :)
şimdi düşünüyorum da ne kadar güzel bi yermiş. sessiz sakin, denizi olan, huzurlu... işte elimde değil ya kıymete bindi. kiraladığımız ev de çok güzeldi aslında. hansel ve gratel'in gittiği şekerden eve benziyordu. kör ölür badem gözlü olur biz insanlar için hep sanırsam.
şimdi ankara'da sıkışmışken düşünüyorum da keşke o igros'u olan, şeker evli küçük tatil yerinde olabilsem

Temmuz 27, 2009

zınısım adnıkraf ninekilhet

tüketiciyi koruma kanunu adı altında alkol reklamlarıyla ilgili yapılan düzenlemeler tüketicinin haber alma, yeni ürünlerden haberdar olma özgürlüğünü kısıtlarken, yayınlanan tebliğ içeriği yine bir türkiye klasiği olarak güleriz ağlanacak halimize örneği olarak çıktı karşımıza. sinemalarda alkollü içki reklamları 18 yaş sınırı olan filmlerde ve film bittikten sonra gösterilebilecek. porno izlemeye gidersek mesela -üç film birden devamlı- sonunda oyunculara ve çekim ekibine göz attıktan sonra bir rakı reklamı görcez. ama su yok, peynir yok, balık yok, kavun yok... çünkü alkolü yemeklerle birlikte anmak yasak. çilingir sofrası yasaklandı ülkede. bira yanında cips yok, çerez yok, patates kızartması yok. kafir misiniz yahu, alkolün yanında nimetin işi ne?
düzenli şarap içenlerin (sözüm alkoliklerden dışarı) daha az kalp krizi riski olması gerçeğini söylemek yasak, özendirmemek için; rakı içip de gripten yırtmak yasak, ağrıyan dişe alkol basmak da yasak. alkolsüz ıslak mendil kullanacak herkes. yakında ameliyatlarda lokal-genel farketmez, anestezi yasak! sen beni günaha mı sokmak istiyorsun bre doktor? canlı canlı kes, alkol bize ters...
şimdi asıl bomba: alkollü içki reklamlarında gençlerin(tamam bunu anladık) ve genç gösterenlerin(nası yani) oynatılması yasak. genç gösterme kriteri nedir ki? yani annem 55 yaşında ama genç gösteriyor. baksan 40 dersin. bu durumda alkollü içki reklamında oynayamaz mı? oysa bizim geçim kaynağımızdı bu. genç gösteren ne demek?
bir de ünlülerin oynaması yasak. ünlüler alkolle örnek olmasınlar, biz ünsüzler kendi aramızda takılırız zaten, ünlüye ne hacet?

Temmuz 25, 2009

çocukluk-1

herkesin kendi vücudunda sevdiği, beğendiği bir yer vardır sanıyorum, çok büyük bir narsist değilsem. ben en çok yüzük parmaklarımın tırnaklarını severim mesela (işaret parmaklarımınkileri de hiç sevmem). özellikle de biraz uzatıp parlatıcı sürünce pek güzel görünürler ama bu sevgimle ilgili tuhaf bi sorunum var, çok küçükken anlatılan bir hikaye yüzünden.
bir geyik göl kenarında kendini hayran hayran izlerken içinden de boynuzlarının ne kadar güzel olduğunu düşünürmüş. uzun uzun bakarmış boynuzlarına ve iç geçirirmiş, böyle güzel boynuzlarım var ama şu bacaklarımın çirkinliği beni çok üzüyor diye. bir gün yine boynuzlarını övüp bacaklarının çirkinliğine takılmışken bir aslan saldırmış zavallı geyiğe, geyik olanca hızıyla kaçmaya başlamış. o beğenmediği bacakları o kadar çevikmiş ki aslanı epey geride bırakmış, dönüp bakmış aslan devam ediyor koşmaya. tam hızlanmaya başlayacakken boynuzları bir ağacın dallarına takılmış ve uğraştıkça daha da çıkılmaz bir hale gelmiş. o sırada geyiğe yetişen aslan zavallıyı bir güzel yemiş.
birincisi küçük bir çocuğa anlatılacak hikaye mi şimdi bu? güya ders veriyor bak beğenmediğin şeyler aslında çok işlevsel olabilirken, beğendiklerin sana zarar verebilir diye ama son cümleyi duyan çocuk acaba ders alabilecek psikolojide olablilir mi?
ikincisi ben bu hikayeyi dinlediğimden beri, yüzük parmaklarımın tırnaklarını sevip işaret parmaklarımınkini sevmememin başıma bir iş getireceği günü beklemekteyim manyakça.
üçüncüsü ise bence tüm hikayeler parmak çocuk gibi olmalı. çok severim o hikayeyi. bi ara onunla ilgili duygularımı da sanal aleme dökmek dileğiyle küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanaklarından öperim.

Temmuz 10, 2009

tepeden bakmak


sanat için yerlerde sürünmek...


her şeyi üstten çekmek istemek...

Temmuz 03, 2009

miscellaneous

- korkunun trafiğe faydası yokmuş.
- son 5 gündür en anlamsız saatlerin trafiğine girip şaşkınlık, panik ve heyecan içinde araba kullanmak kilo verdirmiyormuş.
- park etmek kesinlikle ayrı bir yetenek gerektiriyormuş.
- fotoğraf çekmek kesinlikle çok eğlenceli bir işmiş.
- minicik bebekleri çekmekse apayrı bi zevkmiş.
- yeni ortamlara girmek insana enerji veriyormuş.
- ankara'da bi sürü iyi insan varmış.
- elde bluz dikmek çok uzun süren bir işkenceymiş (kesinlikle bi makina almalıyım).

kendime not: yazın ankara'nın bekçiliğini yapmayı alışkanlık haline getirmemeliyim.

özet: doğum ve bebek fotoğrafçısı olma yolunda emin adımlarla ilerlerleyen bir garip el-myra'yım, bekleyin bebekler ben geliyorum

Haziran 22, 2009

bugün ne pişirsem

zeytinyağlı fasulye: dünyanın hiçbir yerinde havalar böyle sıcak olmamalı.küresel ısınmanın önüne geçmek için evlere ve iş yerlerine klima taktıran tüm insanları eshefle kınıyorum. bu yaptığınız yalnızca bireysel ısınmanın önüne geçmek yanında, bi de sağlıksız. klima soğuğu çok pis çarpar adamı, hasta olursunuz hepiniz. yaz geldi atlet de giymiyo insanlar; beli, böbreği, ayakları üşütür, kısır bir nesil yetişir benden söylemesi.

şehriyeli pirinç pilavı: yaz tatilini ucuza kapatmak isteyen her insan gibi birkaç arkadaş birleşip ev kiralamayı düşündük. bi kaç yüz liralık alışverişle de tüm tatil paşalar gibi yer, tosunlar gibi içeriz dedik ama geç kalmışız. güzel ve ucuz evler hep tutulmuş doğal olarak. hem pahalı hem kötü görünen evlerin sahipleri de şımarmış afedersin. günlük bi ton kira alıyo bi de diyo ki temizilik, su ve elektrik masrafları dahil değil. e günlük 150 lira kirayı neye alıyon o zaman? insan der ki o masraflar benden, abartmadan kullanın.

çoban salata: 1 temmuzda Ice Age: Dawn of the Dinosaurs geliyo. uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, korsana yönelmiştim. maddi olarak kendi cebimizi düşünmemiz lazım bu zamanda. ama her film için de aynı şeyi düşünmemek lazım. bazı filmler önce sinemada izlenmeli, sonra çok istersen evde tekrar izlersin. bi de Transformers: Revenge of the Fallen geliyo bu haftasonu. optimus prime'ı seviyoruz.

tatlı olarak tiramisu: ölmeden önce muhakkak yapmanız gereken 100 şey gibi listelerden nefret ediyorum. o listedeki tavsiyelere uymamaya çalışıyorum. tabi pek zor olmuyo bu.

el-myraanım ile yemek köşemizin bugün de sonuna geldik, sevgiler saygılar...

Haziran 21, 2009

bölünme

el-uno: birinci kişilik, çizim konusunda yetenekli. çok başarılı, dünyaca ünlü bir illüstüratör ve sinema, sinema tarihi, filmler konusunda uzman.
el-due: ikinci kişilik dikiş konusunda bir numara. moda dünyası onun gibi bir yetenek daha görmemiş, tüm ünlü markalar peşinde ve sporla ilgili hemen her şeyi biliyor, her türlü karşılaşmayı izliyor.
el-tre: son kişilik de edebi yönü kuvvetli muhteşem bir yazar. her yazdığı kitap kapış kapış satılıyor, insanlar geceden kuyruklara giriyor alabilmek için ve tarih konusunda bir uzman.
kapak tasarımını el-uno'nun yaptığı kitaplarının imza günlerine, el-due'nin diktiği muhteşem kıyafetleriyle katılan el-tre, hayatından en memnun olan kişilik.
ancak amerikan filmlerinden öğrendiğimiz şey, kişilik bölünmesi olan insanların bu kişiliklerinden birinin muhakkak kötü/cani/katil biri olması ve diğer kişilikleri bastırarak tek başına ortaya çıkmaya çalışmasıdır. şimdi bunlardan hangisinin kötü olduğunun kararını veremem, hepsi benim kişiliğim, hiç insan kendi kişilikleri arasında ayrım yapabilir mi?
katil olmaya en yakın kişilik el-due ama diğerlerine baskın olabilecek kişilik el-tre. el-uno ise gayet cin/kurnaz olabilecek kapasiteye sahip bence.
işte tüm bu karmaşa içinde onlar birbirlerini yiye dururken el-myra üste çıkıp, tüm bu yeteneklerin ve uzmanlıkların bir kısmını kendinde toplayarak tek başına hepsinin lideri olmuş ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Haziran 17, 2009

aylak bakkal taşş.klarını tartarmış

haber sıkıntısı çekilen, hiç bir olay olmayan, ekonominin tıkır tıkır işlediği, kimsenin cinnet geçirmediği, herkesin zeki ve çalışkan olduğu(!), tüm seçmenlerin seçimlerde oy kullanıp da herkesin oyuyla başa geçmiş bir iktadarın yönettiği, kurucusunun doğru ve modern ilkeleri doğrultusunda demokratik bir sisteme sahip ütopik bir ülkede yaşıyor olsaydık bile, herhangi bir gazetenin şunu haber olarak vermesine şiddetle karşı çıkıp ülkenin düzenini bozacak, cinnet noktasında tepkiler verirdim.
adam hem zenci, hem amerika'nın başkanı hem de bir vuruşta sinek öldürebiliyor yahu. grimm kardeşlerin cesur terzisini anımsatan bu hikayenin ana fikri -cesur terzinin aksine- aklını kullanmamak işte içinde bulunduğumuz bu ülkenin durumuna düşmemize neden olur. obama tek vuruşuyla dünyayı sallaya dursun, biz de daha "Gli'yi sevdi yaa, nasıl içten nasıl samimi nasıl sevecen bir insan. hem adı da hüseyin ayol, bizden sayılır" diyip mutlu olalım.
mayın temizleme ihalesi kaş göz arasında halledile dursun, biz daha tsk'nın içinde, türkçe dersinde kompozisyon yazar gibi (kırmızı kalemle?)* akp ve güleni bitirme planı başlığı atılmış belgeyle ilgili konuşup asıl çalışması gereken organlarımızın yerine kaba etler tabir edilen iki loplu organımızın düşünmesine izin verelim ve hatta onun da üstüne oturmak suretiyle aslında onun bile düşünebilmesini engelleyelim ki bundan yıllar sonra filistinliler gibi topraklarımız için yahudilerle savaşmak zorunda kaldığımız zaman aslında hatanın kendimizde olduğunu hatırlamadan, bir türk dünyaya bedeldir gazları eşliğinde kahramanlık öyküleri yazalım.

*belgenin aslı olmadığı, dava konusu olay fotokopilerle geliştiği için başlığın kırmızı kalemle atılıp atılmadığını bilemiyoruz.

Haziran 15, 2009

türkçe sözlü hafif batı müziği

her yerde kar var: her türlü hayalimin gerçek olması durumunda çelişkilerle dolu bir hayatım olurdu; bu yüzden de sen daha ne istediğini bile bilmiyosun, önce karar ver de öyle hayallerine kavuş diyen iyilik melekleri var sanırsam beni dinleyen. ama madem iyilik meleğisin aradan tutarlı olan hayalleri seçip mutlu etsen bu garibi ne olur?
resimdeki gözyaşları: en sevdiğim çocuk masalı parmak çocuk olmuştur hep. geçenlerde dost kitabevinin çocuk kısmını gezerken masallara göz attım bi, parmak çocuk'un benim zamanımdaki gibi anlatılmadığını gördüm. masallar zamanla değişebilirler mi? benim bildiğim parmak çocuk, çocukları olmayan bir ailenin dualarının kabul olması üzerine bir saksıdaki çiçekten çıkmıştı. yıllarca camımın önünde çiçek besledim, parmak kadar bir çocuğa sahip olabilmek için. her türlü giyim, yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilecek planları bile yaptım. bu yaşıma geldim hala daha isterim parmak çocuğum olmasını ama çiçekten çıkcak. hatta sırf bu amaçla evimizde adını marsel koyduğumuz bir akça ağaç bonsai beslemekteyiz, belki japon bir parmak çocuk sahibi oluruz. marsel-san.
senden başka: saçma sapan korkularım var. karşıdan karşıya geçerken refüjde kalırsam arkadan biri gelip beni yola itecek diye çok korkarım.. sanki kenar kaldırımda böyle bir tehlike yokmuş gibi. merdivenden aşağı inerken burnumun üstüne düşmekten de acaip korkarım. maç izlerken futbolcuların ayağının kırılması ayrı bi kabus zaten. canlı canlı izlediğim üç kırılma olayı da var ki bu korku en gerçek olanı. yani futbolcular benim kadar korkmuyordur eminim.
aman petrol: genç nüfusun nerdeyse yarısı işsizken -asgari ücretle çalışanları da işsiz saymak türkiye ekonomisi ve türkiye'de alım gücü kapsamında pek de yanlış olmaz- vatandaşın cebinde para var diye bir cümleyi kurmayı bırak aklından geçirmek bence düşünce suçu kapsamında değerlendirilmeli.
seninle bir dakika: türkçe'de kısaltmalar konusunda edep dersimizi aldık, oturduk, ediyoruz ezber... her gördüğün a, k ve p harflerini "a" "ke" ve "pee" olarak okumayacaksın. ama "ce" "ha" "pee" diye bir okunuş vardır.
don kişot: iş aramak dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işidir.. birincisi ise iş bulup çalışmaktır. ama dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli işini yapabilmek için hep dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işini yapmak zorundayızdır. hani benim gençliğim, anne?

Haziran 12, 2009

yaz yağmuru


genel kurul sırasında, ankara'da kopmakta olan kıyamet nedeniyle ceylan derisi yavru ağzı koltuklarında oturan vekillerin üstüne çatı akmış, genel kurula üç beş damla nedeniyle ara verilmiş. türkiye'de sürekli damı/çatısı akan evlerde oturan insanların olduğunu bilmeyen insanlar bu damlalardan kaçmışlar. tam da kuraklıkla ilgili konuşmalar sırasında bunun olması ilginç tabi ama bu arada neşe dolu meclisimizde şakalaşan vekiller espiri yapmışlar. örnek olarak akp mersin mv. kürşad tüzmen "chp'nin üstüne yağmur mu yağdı? rahmettir rahmet.." demiş, eğlenmişler kuliste. bu olayla ilgili olarak ben chp vekillerinden genel kurula ara verilmesine karşı çıkmalarını, bulunacak bir leğen ya da kovanın akıntının altına konularak gerçekten halkın partisi olduklarını kanıtlamalarını, önümüzdeki seçimler için sevimli ve mazlum görünerek oy toplamalarını beklerdim. halkın partisi halkın davrandığı gibi davranmalıydı bence. üstüne su gelen vekiller kalkıp başka sıralara geçerek -sanki yer yok koskoca salonda, 550 vekilin tamamı gelip dolduruyo da orayı- leğene/kovaya yer açabilir, eğlenceli bir oturuma devam edilebilirdi. valla süper puan toplardı, halkın partisi olduğunu ispatlardı.

Atatürk resminin olmadığı, devlete ait tek yerin meclis genel kurul salonu olduğunu, burada ortaya yapılmış bahçecik sayesinde, Atatürk'ü anmak için atatürk çiçeği adı verilen çiçeğin yetiştirildiğini biliyor muyduk?

Haziran 11, 2009

II. sahil şeridi muharebesi

sahil şeritlerindeki belediyelerden imar ve ruhsatlandırma yetkisini alıp, buna gerekçe olarak da oradaki belediyelerin yeterli bilgi birikim ve insan kaynaklarının olmadığını gösteren yasa teklifi; sahili olmayan bir şehirde yaşayanların, kilometrelerce uzaktaki sahilleri çok daha iyi imarlandırıp ruhsatlandırabileceğini sanan insanların varlığını kanıtlama projesi kapsamında değerlendirilmelidir ki ülkede bir avuç kalmış olan aklı başında insanlarımızı da kaybetmeyelim.
seçimle ele geçirilemeyen kıyı şeridinin yasa ile işgalinin de yalnızca "kelle alma" zihniyetinin despotik bir başka uygulama girişimi olmaktan öteye geçememesi ve daha önce bodrum belediye başkanının da katkıda bulunduğu dava ile tamamlanamamış olan ilk girişimin tekrarı olması, yani girişim olarak kalması en içten isteğimdir. amin

Haziran 09, 2009

asmak, kesmek, kelle uçurmak

öyle bir ülke ve öyle bir başbakan ki, duyduğun lafları gerçekten bir başbakan söylemiş olabilir mi diye düşünmüyorsun bile. en yeni örneği de gazetelerde çıkan "bu osmanlı döneminde olsa çok kelle alınırdı" beyanatı. şimdi bunu bir başbakan söyler mi yahu diye şüpheye düşmemizi gerektirecek durum nedir?
"osmanlı döneminde bu olamazdı çünkü yerel yönetimlerde başkanlık seçimi yapılan bir rejim olmamasının yanında böyle olsa bile alınan kelleler seçilemeyen adaya değil, oy vermeyen halka ait olurdu" (şimdi bu cümleyle akıllarına kötü fikirler getirmiş olur muyum acaba diye korktum da hee).
başbakanın bu cümleyi söylediğini iddia eden kişiler, canları bitaneleri başbakanlarını kötü bir insan gibi göstermemek için de hemen üstüne basa basa eklemişler "ama sevgiyle söyledi" başbakan sevgi içinde kellelerini alırken onların da huşu içinde "padişahım çok yaşa" diye bağıracakları, gözlerinden süzülen mutluluk göz yaşlarının sel olup akacağı, minik minik müminlerin tezahüratları arasında gavur izmir'in kurtulacağı bir ütopya yaşıyorlar.
ama hâlâ daha konunun can alıcı kısmı burası değil. ne acıdır ki artık duyduğum hiçbir açıklamaya "yok canım başbakan öyle şey söyler mi?" diyemiyorum.
"ananı al git burdan"
"bak, ben sana ‘sayın’ diyorum, ‘sen’ demiyorum...”
"beni küfür ettirecekler" (son saniyede söylüyor)
"teğet dediysek sürtünerek dedik"
"çanakkale burayı bize vermezse daha çok çekecek"
by r.t.e.

Haziran 08, 2009

differential existence

değer verdiğim kişi için diğer herkesten farklı olmazsam ne anlamı var ki hayatımda benim için en değerli olan insanın yanımda olmasının? benim kimseden farklı olduğumu düşünmüyorsa ve aslında aynı gördüğü bir kaç kişiden doğru zamana denk gelmiş olmam tek farkımsa gözünde, (yıkın, diktiğiniz heykellerimi :P) yaşananlar hep yalan olmaz mı? nasıl inanırsın ki sevildiğine?

Haziran 03, 2009

carpe diem

çocukluk zamanıma, bisiklet üstünde geçen koskoca yazlara, tek derdimin akşam ezanıyla eve girmek zorunda olmak olduğu günlere dönmek istiyorum.
ilkokul yaşıma, siyah önlüklü, saçı toplu günlerime, ödevleri yapmak istemeyip de ske ske yaptığım yıllara dönmek istiyorum.
lise yıllarıma, her sınavda kopya çekmenin marifet sayıldığı ortamlara, dersanenin sıkıcı akşamlarına dönmek istiyorum.
üniversite günlerime, gamsız tasasız hayatıma, finallerden bunalmış lanet eden günlerime dönmek istiyorum.
yıllar sonra bu günlere de dönmek isteyeceğimi bilip şimdinin tadını çıkarıyorum, kendimle gurur duyuyorum.

Mayıs 30, 2009

ŞAMPİYON




kırk yılda bir şampiyon olan takımımın hatırladığım 7. şampiyonluğu -ki yarısından fazlasını hatta uefa mahkemesi ile alınmış şampiyonlukları saymazsak %64ünü hatırlıyorum- bence beşiktaş'ın kendi başına kazanmış olduğu bir şampiyonluk değildir. tüm lig bütün gücüyle beşiktaş şampiyon olsun diye çalışmıştır. herkese bu konuda pay düşmektedir. yine de beşiktaş şampiyondur.. helal olsundur. bunun yanında "maça giren deli ibo'nun kaptanlık itirazı" da oyundan çıkan sergen karizmasına yaklaşmaya çalışmıştır. deli ibo'ya kaptanlık veren ancak benim hiç sevmediğim mustafa hoca'ya bir tek bu konuda teşekkür ederim. vs vs...

Mayıs 29, 2009

boş oturma boşa çalış

iş yapmış gibi görünürsün...

Mayıs 26, 2009

tadilat

apartmanda duvar, tavan ya da taban aracılığıyla sınır komşunuz olan kişilerin evlerinde yapılan tüm tadilatları birebir yaşarsınız. gürültüsüyle, pisliğiyle hatta bazen kırık döküğüyle. iki gündür banyo duvarı komşumuzun banyosunda yapılan tadilat nedeniyle kafa tasım matkapla delinmekte, titreşimler nedeniyle de banyoda ne var ne yok yere inmekte. bir kutu sıvı el sabununun lavabo kenarından kayıp düşmesi sonucu içindeki sabunu ankara kanalizsyonuna bağışlamış bulunuyoruz. ama sabunluk kırılmamış neyse ki.
beni bu derece rahatsız eden gürültünün, gürültüyü yapanları daha çok rahatsız etmediğini bilmek de daha bi sinir olmama neden oluyo. sanırım insan psikolojisi kendi yaptığı gürültüden rahatsız olmamaya ayarlıyor tüm bünyeyi ve sesi çıkartanlar, sesi dinleyenler kadar rahatsızlık duymuyorlar. bunu tadilat dolayısıyla anlamış değilim tabi ki. rahatsız edici sesler çıkartan aletler kimin eline geçse, ister istemez o sesi çıkartıyor ve kendisi rahatsız olmuyor. çevredekiler "yeter yaa yapma şunu" gibi sitemlerde bulununca kişi daha da gaza geliyor falan. ancak kızanlardan birisi o aleti ele geçirince o da başlıyor aynı sesi çıkartmaya. işte o zaman anlıyor ki kendisi sesi çıkartan olunca rahatsız olmak ne kelime bundan zevk bile alıyor. (matkap için geçerli olmayabilen önerme)

Mayıs 23, 2009

eve kapanma pazara çık !!!

ülkemizi teğet geçmiş olan krizin etkilerinin azaltılması için dahiyane fikirler ortaya çıkıyor bir bir. "psikolojik kardeşim bu kriz" aldatmacası tutmayınca "felaket tellalığı yapıyorlar" lafları havada kalınca kriz konusunda yeni bir yöntem deneniyor; suçu halka atmak! neymiş hane halkı evinde oturmasınmış, pazara çıkıp para harcasınmış, tüketim artsınmış da kriz geçsinmiş. madde madde yaklaşalım bu ekonomi kitaplarına girecek, üniversitelerin iktisat bölümlerine okutulacak kadar muhteşem fikre:

1. hane halkı evde oturup g.t büyüttüğü için kriz olmuş
2. çarşı pazar gezip alışveriş yapmak suretiyle para harcanırsa ekonomi canlanır
3. tüketimin artması demek üretim yapılması demek (nerde talep orda arz)
4. üretim artarsa işçiye ihtiyaç olur, işsizlere iş kapısı açılır, kriz atlatılır.

ilk önermenin doğru olduğu durumlar için çok mantıklı bir çözüm gibi görünen bu ucubik yaklaşım, daha baştan koktuğu için, iktisat alanında bir çığır açamayacak. zamanında demirel'in söylediği, insanları sinirlendiren ancak şu anda kullanmaktan çekinmeyeceğim bir laf var; ulen petrol vardı da biz mi içtik? para olsa harcarız zaar...
bu dahiyene fikri ortaya atanların 1929 bunalımında amerika'da uygulanan "çukur aç-kapa" sisteminin bir kısmını örnek aldıklarını ancak en önemli kısmını es geçtiklerini üzülerek görüyorum.
J. M. Keynes amca, büyük buhrandan kurtulabilmek için, bu buhrandan etkilenmeyen sosyalist ülkelere bakarak ekonomiye devlet müdahelesinin işe yarar olabileceğini düşünmüş ve amerikan hükümetine, işsiz kesime çukur açtırtıp başka işsizlere de bu çukurları kapattırarak ücret vermelerini, bu paraları harcayan halkın talep yaratması sonucunda üretimin de artarak krizin aşılacağını söylemiş olan ingiliz bir gay'dir. o dönem için işe yaramış olan teorinin yalnızca para harcandığı kısımdan sonrasını örnek olarak almak da ya salaklık ya cinliktir.
son 7 yıldır başta olanlar, bu kadar yılın bir kaç ayında başarılı olmuş gibi görünüp de geriye kalan tüm başarısız dönemlerde başkalarını suçlamayı çok iyi başardılar. dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkenin başbakanı zamanında bir öyle bir konuşmuştu ki bu zamları hugo chavez falan yapıyo sanırsın. şimdi de öyle bir kampanya başlatılıyor ki meğer bu teğet geçen krizin asıl sorumlusu hane halkıymış da haberimiz yokmuş. bu ib.e hane halkı kesin akepe'nin muhteşem başarılarını çekemeyip, iktidarını sarsmak için böyle davranıyordur ve bence ivedilikle ergenekon kapsamına alınmalıdır.

Mayıs 18, 2009

ölüm ne ki

son nefesinde bile ülkesindeki okuyamamış/okutulmamış kızları düşünen, ülkesi için yaptıklarının takdir görmesi bir yana, hasta olması bile umursanmayıp sabahın köründe evi didik didik aranan, kansere karşı en önemli ilaç olan "moral"i elinden alınan ancak tüm bunlara rağmen hastaneye kemoterapi için giderken bile burs alan öğrencilerin tüm kayıtları alındı, bu ay nasıl verilecek bu burslar diye hayıflanan bi kadın ölebilir mi?
ölmez

Mayıs 13, 2009

noktalama

ünlem: uluslararası ilişkiler disiplinine, devlet-devlet ve birey-devlet ilişkilerini açıklama konusunda yardımcı olmak için "eurovision policy" adıyla yeni bir teori(1) eklemlenmesinde elimden geleni yapacağıma tüm benliğimle and içerim!! (bkz: g.tünden teori uydurmak)

soru işareti: 1,5 asırlık canım okulumun geleneksel eğlencesi olan "inek bayramı", şimdiye kadar hiç böyle bir rezillik görmedi. biz büyüdük ve kirlendi dünya psikolojisi mi bilmiyorum ama 150. yılını kutlayan bir okulun bahar bayramında (iki albüm yapıp şımarmış, ankara'nın bar grubu) "pilli bebek" kim? "zakkum" kim?? nerde o eski inek bayramları diyecek kadar yaşlandım mı yoksa gerçekten her şey gittikçe sönük ve sıradan bir hale mi geliyor, he telli turna?

virgül: bilim her geçen gün ilerleyen birşey; her seferinde yeni bulgularla gelişen, geliştikçe kafamızdaki soruları azaltan ve sonuna nokta konulamayan birşey. almanya'da evrime kanıt olabileceğini düşündükleri bir fosil bulmuşlar, ara form, geçiş halkası, maymun insan arası, nerden baksan 40 milyon yıllık bir fosil. 19 mayıs'ta (atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı etkinlikleri çerçevesinde) BBC'de bir belgesel ile sunacaklarmış.

iki nokta üst üste: insanlara açıklama yapmak ya da bir fikri tartışma yoluyla kabul ettirmek çok zordur. bir konuyu açıklığa kavuşturalım ki hepimiz kendi düşüncelerimiz konusunda yobazız. bizim gibi düşünülmesini ister, bizim gibi düşünmeyenleri hor görürüz. bu yobazlığın belli seviyeleri olması önemli değil. bush ne demiş? amerika'nın yanında değilseniz karşısındasınızdır. (o zeka seviyesiyle bu cümleyi nasıl ezberledi acaba?)

üç nokta ard arda: genç nüfusu, aç nüfusu, işsiz nüfusu, eğitimsiz nüfusu ve aptal nüfusu ortalamaların çok çok üstünde olan yurdumun başbakanı en az üç çocuk salık verdiği zaman bu sözün peşinden gidecek olan kitleyi çok iyi biliyordu. çağdaş yaşam standartları olan, ilerici, aydın, laik ve atatürkçü kesim; önce okuyup, iş bulup, bekarlığın tadını çıkartıp yaş kemale gelince evlenip ondan sonra da belki bir bilemedin iki çocuk yapacak ancak cahil ve dallarından ampul ampul oy sarkan eğitimsiz kesim nikahta keramet vardır diye 15 ila 20 yaşlar arasında evlenip çocuğa dayanacak...

(1) McDonald's teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre McDonald's zincirleri bulunan ülkeler birbirleriyle savaşmazlar. ama bu teori Yugoslavya'da çökmüştür.

Mayıs 11, 2009

muhauha

ağız dolusu gülmek için sanal ortamda kullanılan harfler topluluğu oluyor bu muhauha. güldüğüm zamanları düşünüyorum ya da güldükten sonra düşünüyorum ne oldu da güldüm diye. merak ediyorum gülmenin neye tepki olduğunu. yani insanlara komik gelen şeyler neler ki acaba?
kendimce bazı gözlemlerime dayanan bazı çıkarımlarım oldu bu eylemle ilgili. insan gülmek için suratındaki 17 kası kullanıyormuş sanırsam. beyin nelere böyle tepkiler veriyor, onları düşünüyorum işte:
1. beklenmedik durumlar/sözler : bir olay ya da konuşmada beklemediğimiz birşeyle karşılaştığımız zaman yani şaşırdığımız zaman gülüyoruz. komedi filmleriyle ilgili örnek vererek açıklamak gerekirse hababam sınıfıyla ilgili benim en çok güldüğüm sahnelerden birini yazmaya üşenmem hiç : tatil zamanlarında izinlerinin kaldırılması üzerine sınıfın altından tünel kazıp kaçmaya çalışıyor ahali. en sonunda tünelin açılışını yapıyorlar (60 gün alt geçidi) ve sırayla kaçmaya başlıyorlar. ancak onların deyimiyle tünel bombok bi yere çıkıyor, mahmut hoca'nın odasına. inek şaban tünelden çıkıp mahmut hocayı görünce şaşırtan/beklenmeyen repliği söylüyor "aaa mahmut hoca, o da kaçmış!"
2. bir kişinin zor bir duruma düşmesi : birinin düşmesine güleriz genellikle. aslında bu da o kişinin düşmesini beklemediğimiz için şaşırma tepkisi olabilir ancak bence altında daha hain bir duygu var. "düşen ben olabilirdim" düşüncesi ve "oh iyi ki ben düşmedim" rahatlaması. kendisi düşmediği ya da zor durumda kalmadığı için rahatlamış olan insan o rahatlamanın etkisiyle bu tepkiyi veriyor. kendisi düştüğü zaman gülmesinin nedeni de aslında "utanmadım ben bakın nasıl da kendisiyle barışık bir insanım. düştüm ve sizinle birlikte gülüyorum ki bana gülmenizin travmasını azaltabileyim" acı içinde kıvranmıyorsa tabi. amerikan komedilerinin güldürme şekil de genellikle bir salağın zor durumda kalması üzerinedir. kafasına darbe alır, pantolonu çıkar, elini kapıya sıkıştırır, götünün fotokopisini çeker, düşer, kalkar.. ve insanlar bunlara güler.
3. rahatlama : çok yoğun stres yaşadıktan sonra ya da korktuktan, üzüldükten sonra daha çok güler insan. rahatlama dediğim şey aslında beynin yaşanan zor süreçten en az hasarla çıkma çabasıdır sanırsam ki insanın gülmesine neden olacak hormonlar salgılar. burada tek tek bu hormonların adını verip kimseyi rencide etmek istemiyorum. ancak bununla ilgili olarak en belirgin durum cenaze evlerinde olur sanıyorum. en son annanemin cenazesinde yaşadığımız kahkaha krizleri, aslında üzüntü ve ağlama ile depresyona girmek üzere olan psikolojinin beynimiz tarafından kurtarılmaya çalışılmasıdır. ölenle ölünmez der beyin insana
4. sosyalleşme/iletişim/yavşama : insan hayatındaki maalesef çoğu gülüş buna giriyor bence. patronun gözüne girmek (yaptığı sığ esprilere gülmek mesela), bir araya geldiğiniz insanlarla güzel şeyler paylaşmak (bir güldük bir güldük sorma, çok eğlendik), hoşlandığınız kişinin söylediklerini değerli kılmak (erkekler kendisine gülen kızlardan hoşlanır :)) için gereksiz yere gülmek modern insan psikolojisinin getirdiği bir şey sanıyorum. psikolojiden anlayan arkadaşlarıma sormam lazım.
5. farklı düşüncedeki insanları aşağılamak : "ben bu dediğine sadece gülerim" diyerek ve de üstüne bir kahkaha patlatarak, karşındaki insandan farklı düşündüğünü ve onun düşüncelerinin saçma olduğunu belirtirsin.
6. gerçek duyguyu saklamak : bunun kullanım yeri de üzgün ya da kızgın olduğunu bilememesi gereken insanların yanıdır. sevgiliyle kavga edip eve döndüğünde ebeveynlere karşı sürekli bir tebessüm edersin ki kızgın olduğun belli olmasın. ya da işteki kötü bir durumu arkadaş ortamına taşımamak için, üzgün olduğunu anlayıp da kurcalamasınlar diye gülersin. üzgün/kızgın olduğun konu açılıp da daha da kötüleşmemesi için "gülme" maskesini takarsın yani..
psikolog dr. el-myra cüceloğlu

Mayıs 07, 2009

şampiyonlar ligi

milli takımlar düzeyinde dünya kupasının avrupa ülkelerindeki kulüp takımları için karşılığı olması gereken bu eğlencede çeyrek finale kalan sekiz takımın dördü (4) ingiltere'den oldu. sonra bunlar aralarında top koşturup ettiler en son manchester finale çıkıp dünkü maçtan gelecek rakibi beklemeye koyuldu. barça'nın 93. dk'da attığı gol sağolsun ki finale çıkan chelsea olamadı. kişisel bir düşmanlığım yok abramoviç'in şahsi malı olan bu kulübe ama ingilizlerin birbirleriyle yaptığı maçları izlemek istersem premier league ve fa cup maçlarını veren türk kanalları var, açar ordan izlerim. bu sinirimin nedeni türk takımlarının şampiyonlar liginde hiç varlık gösterememeleri olsa gerek. as başkan şenes erzik bize bi kıyak yapsa ya. yok mu böyle başkanların kontenjanı falan, grup maçları bittikten sonra elemelere aradan bi türk takımını soksa. ama öyle bir kontenjan olsa platini yapmaz mıydı fransa'ya bi kıyak.. olmaz mıydı çeyrek final takımları arasında bi nantes, bi nice bi lyon.
o zaman neymiş? takımlar adam olacakmış, hatta önce başkanlar adam olacakmış, doğru düzgün transfer yapacakmış, taraftarlar birbirlerine hakaret etmeden önce başlarındaki tüpçüye çözüm bulacakmış, saçma sapan fotoğraflarla ilgili olarak "oooo biz almışız bu maçı, helal sana ernst" demek yerine maçı alamayan takıma teknik direktöre ve başkana taraftarlığını gösterecekmiş.
o kadar.

Mayıs 06, 2009

ve deniz ve hüseyin ve yusuf

iyilik mücadelesi vermiş ama anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmek suçundan idam edilmiş gencecik insanları sadece 6 mayısta hatırlıyor olmaktan bir kez daha utandım. nasıl apolitize edilip, sindirilip, uysallaştırıldığımızı görüp, bu ülkede daha neleri alttan alacağımızı hayal edemiyorum.
daha 25 yaşında, yapılan hatalara tahammül edemeyip canları pahasına uğraşanlar ankara'da asrî mezarlıkta yatarken, idam oylamasında ellerini kaldıranlar kazık çaktı dünyaya. hem de onların batırdığı ülkeyi kurtarmaya çalışanları susturmak için.

...
kağıt bir gemidir devrim
bütün gemiler
hurdaya çıksa da sonunda
taşıdığı özgürlük şiiriyle
batmadan yüzer nicedir
dünya sularında

kim bilir kaç yunus görmüş
kaç deniz gezmiş...

sunay akın

Nisan 30, 2009

star wars

üç gecedir aralıksız star wars izlemekten içim dışım güç oldu. karanlık tarafa gittim gittim geldim. itiraf edeyim ki daha önce hiç bir bölümünü izlememiştim ve star wars'tan nefret ediyordum. izlemediğim bir filmden neden nefret etmişim, niye hiç, bakalım bu film nasılmış ne diyomuş dememişim de uzaktan uzağa nefret etmişim bilmiyorum. kocamın zoruyla 6 filmi birden aldık ve maalesef izlemeye ilk filmden başladım. maalesef diyorum çünkü 3'ten sonra 4'ü izlemek, matrix'ten sonra dünyayı kurtaran adamın oğlu'nu hatta kendisini izlemek gibi bişi.
dünya çapında bir sinema eleştirmeni değilim ama izlediğim filmlerle ilgili kafamda oluşan düşünceleri bir eleştirmen gibi yorumlayabilirim. şimdi sözü eleştirmen kişiliğim el-myra dorsay'a bırakıyorum ve taa pazar günü demlediğim, küflenmeye yüz tutmuş çayımdan bir yudum alarak başlıyorum:

1. keşke 4, 5 ve 6 da yeniden çekilseymiş. neyse parası veririz.

2. g. lucas 3er saatlik iki filmle anlatılabilcek bir konuyu 2şer saatlik 6 filmle anlatmış. kimse yanlış anlamasın olumsuz bir eleştiri değil bu (ben hep p. jackson'a kızarım yüzüklerin efendisini 3er saatten 9 film yapmadığı için). böyle güzel filmler çok uzun olmalı bence. başladı mı aylarca izlenmeli, sindire sindire, keyfini ala ala.

3. her ne kadar yeni filmlerle aradaki teknoloji farkı anlaşılsa da 1, 2, 3 benim beklediğim kadar başarılı çekimler değildi. ama tabi ki sonu önceden izlenmiş bir filmden daha ileri bir teknoloji ile başlangıç olmaz diye önceki filmlere yakın bişiler yapılmıştır saygı duyarım. zaten onun için dedim keşke 4, 5, 6 da tekrar çekilseymiş diye. (bi de droidler, gemiler fln her bölümde aynı ya, onlar arasında bir fark görünmüyo zaman açısından. yalnız leia'nın yüzüne bakınca "evet bu film 70lerde çekilmiş" diyo insan. bi surat bu kadar mı zamanını yansıtır yahu.)

4. anakin ne kadar karizmatik ne kadar lider ruhlu bir adamsa mal oğlu luke da bi o kadar ezik bi o kadar sinir bi tip bence. öyle ana babadan bu bebe nasıl olmuş? hadi leia, padmé'nin kızı olduğunu belli ediyo da, o luke var ya... off sinir oldum.

5. bu çocukların anakin ve padmé'nin olduğu bilinmesin diye birbirlerinden ayrılıp başka ailelere verilmedi mi bu yavrucaklar? hadi leia'yı saklayabildiler de, sen kalkıp luke'a skywalker dersen olmaz ki. anlarlar ki. hatta anladılar ki.

6. jedi yetiştirmek için en makul yaş kaçtır? eşek kadar luke'u sanayide kaportacıya versen almazlar öğrenemez bu diye (babası kaportacıysa bi yere kadar olabilir). yoda anakin'e de bu kartlaşmış, olmaz daha da jedi demişti, başlarına bela bile oldu. luke'a da dedi aynı şeyi, sonra onu da darth vader'ı yenmenin tek yolu diye yetiştirdi.

7. anakin nasıl eğitildi göremedik ama luke, rocky yöntemiyle jedi oldu. doğal ortamda taşla sopayla, sırtında yoda'yla.. buzluktaki etleri yumruklayarak, karlı dağlarda yokuş tırmanarak. (ivan drago'yla karşılaşsa yenilirdi ama bence)

8. "ışın kılıcının kestiği kol kanamaz" kanasaydı baba oğul kan kaybından ölürlerdi yoksa.

9. harrison ford'u sevmiyorum.

10. fonda imperial march duyup üstüne yoda izleyince çok duygulandım. aah ah. nerde o eski telegol'ler, diiğ mi güntekin?

Nisan 29, 2009

rüya tabirleri

at: rüyada at görmekle ilgili yorumlar görülen atın rengine göre çok çeşitlilik göstermektedir. ancak genel olarak "at" kişinin bulunduğu konumdan ilerlemesine delalet eder, L şeklinde.

papatya: kişinin rüyasında papatya topladığını görmesi genellikle bazı konularda şüpheleri olduğu anlamına gelir. hayatında güvenmediği ya da inanmadığı kişiler olduğu ve aslında inanmamakta da haklı olduğu anlamına gelir. çünkü papatya toplayan kişinin hayatındaki insanın iki arada kalmış olması muhtemeldir, seviyorum? sevmiyorum?

rüyada sesinin çıkmaması: insanlarla konuşmaya çalışıp da sesinin çıkmadığı rüyalar karabasan olarak adlandırılır. kişi can hıraş konuşmaya bağırmaya çalıştıkça ter içinde kalır. bu korkulu rüya gerçek hayatta telefon faturasını ödemeyi unuttuğuna delalettir, ödenmesi gereken meblağ dökülen terle doğru orantılıdır.

Nisan 24, 2009

hayvansever

tuvalette bir tıkırtı duyup bakmaya giden bir hayvan sever, koyu gri ve ıslak bir lağım faresi ile karşılaştığı zaman fareyi kucağına alıp biberonla süt verir mi, havluyla kurulayıp akşam yanında uyutur mu?
ben, evde uygun şartları oluşturabilirsem eğer bi yunus beslemeyi istiyorum. uygun şartlar dediğim tabi ki de dev bir akvaryumda yaşamak oluyo bu durumda. yani annelerin köpek istediğimiz zaman söylediği "bahçeli bi evimiz olsaydı alırdık yavrum, yazık hayvana evin içinde. hem pisletir orayı burayı" dedikleri durum bahçeli bir eve taşınmak suretiyle karşılanabilirken benim bir hayvan sahibi olabilmem için annemin ön koşulu şöyle "aquaparklı bir evimiz olsa olur kızım, yazık hayvana küçücük küvette. hem balık yetiştiremeyiz ona" ben de uzaktan izlemekle yetinmek zorundayım bu durumda o sevimli ve zeki yunusları.
bi de şu resme çocuklar baktığı zaman 8 tane yunus görüyomuş, kaybetmişiz tüm masumiyeti



Nisan 18, 2009

tümdengelim

ilkokula başlayan genç dimağlar okuma yazmayı bu taktikle öğrenirler. tam bir cümle halinde başladıkları serüvende önce sözcüklere sonra hecelere sonra da harflere geçilerek işlem tamamlanır. artık mini mini birler ezber olmadan gördüklerini okumaya başlarlar, tümdengelimin başarılı bir sonucu olarak.
bir de matematik sınavında öndekinin kağıdına bakıp sadece sonucu gördükten sonra, sorunun içindeki sayıları alakasız toplama, bölme, çarpma işlemleri kullanarak elindeki sonuca ulaştıran insanlar olur. eğitim sisteminde çok fazla ilerleme gösterememiş bir ülke olduğumuz gerçeği ile bakınca hâlâ böyle insanlar olduğunu çok rahat tahmin edebiliyorum. işte sonuçtan yola çıkıp alakasız işlemler yaparak problem çözen bu insanlar, sözel bölümler seçip matematikten kurtulmuş olsalarbile hayatın her alanında matematik olması nedeniyle, atıyorum bir savcı olduklarında ulaşılması gereken bir sonuç verilir ellerine, onlar da alakasız işlemler yapıp yanlış sayıları toplayarak zorlama şekilde istenen sonuca ulaşabilirler tümdengelimle. bunun yanında tümdengelimin asıl kullanım alanı okuma yazma olduğu için yıllarca sürecek bir dava konusu da yazabilirler. (hikayedeki olaylar ve kişiler uydurma olup, kimseyle alakası yoktur. benzerlikler sadece tesadüftür)

Nisan 13, 2009

hava bedava su pahalı

her programın deneme sürümünü indirerek 15 ila 30 gün arasında bedava program kullanmayı kendine kâr sanan bir kişiliğim. eski cd'lerin arasında istediğim programı bulursam benden mutlusu olmuyo dünyada. oohh beleşe kullancam istediğim kadar diye. eski sürümleri bile olsa "ama sonuçta iki yıl önce en iyi sürüm buydu" diye pozitivist hatta faydacı bir yaklaşımla mutluluğuma mutluluk katmam da cabası. hatta bi tane rewritable (gora'nın, teknik terim kullanıyorum ki cahil olduğum sanılmasın sahnesi) cd buldum yine eskilerin arasında, üstüne yazdıkça yazıyorum delicesine. işte bu da beni bu kadar beleşçi bir şahsiyet haline getiren kapitalist düzene kapak olsun.

Nisan 07, 2009

bir dil bir insan

bir ülkenin bağımsız varlığını sürdürebilmesi için en önemli şey kültürünü ve dilini yaşatabilmesidir. kendi anladığı dili doğru düzgün konuşamayan insanlar kültürlerini unuttukları gibi vatan sevgisini, ulus olma bilincini de kaybederler. dil, aynı kültürden gelmenin ve bir arada yaşamanın en önemli unsurudur çünkü zor zamanında yardım isterken, memnuniyetini bildirirken, canın sıkılıp da sohbet etmek istediğin zaman karşı tarafın seni anlayabilmesi asıl konudur. kendi dilinde tv yayını için yırtınmanın, eğitimini istemenin nedeni de budur sanırsam...
türk halkının kendi diliyle ilgili tek derdi ülkeye gelen yabancıların basına, meclise ya da selamladığı askerlere türkçe birşeyler söylemesidir.
"merhaba asker" der birisi, herkes sevinip heyecanla el çırpar "ay koskoca devlet başkanı merhaba dedi, asker dedi. ay pek de şirin söyledi, ne sıcak kanlı adam" sanki adam tüm ziyareti boyunca türkçe iletişim kurmuş gibi abartılır bu bir de. "obama türkçe konuştu". sempati kazanır halktan, diline çok önem veriyor ya herkes. "ay zaten adı da hüseyin canım, bizden o da işte" kızılderililer de türkmüş ki zaten.
ama yazı yazmaya gelince türkçe'yi obama kadar bile kullanamaz kimse. ayrı yazılması gereken de, mi, ki hep birleşik.. "bende seni seviyorum" demiş sevgilisine. ama bildiği bazı kuralları da kullanmaya çalışıyor, örneğin; "ünsüz uyumu"nu kural olarak tam bilmese de konuşma sırasındaki sesten dolayı yazısında kullanıyor bunu "burak'ta bizimle ewe gelçekmiş! ;)"
birleşik yazılması gereken -de ve -ki için bir sorun yok, her şeyi birleşik yazınca onları mecburen doğru yapmış oluyorlar.
almanlar için dil o kadar önemli ki adamlar dünyanın her yerinde (televizyon) television olan sözcük için bile almanca bir karşılık bulup fernseher demişler. ingilizceyi çatır çatır bilen fransızlar ölüm döşeğinde olsalar, azrail ingilizce konuşsa sallamazlar. azeriler ana haber bülteninde "vaşington'da" "corc buş" diye yazılarla haberleri verirler. bizimse ana dilimiz ingilizce olmak üzere, ya da bu gidişle arapça...

Nisan 03, 2009

namus bekçiliği kadrosu


son seçimlerde yanlış oy kullanıp defalarca şehri ziyaret etmiş olan başbakanlarını kızdıran antalya halkının medar-ı iftiharı kemer'de, tüm ülke genç kızlarının namusunu düşünen (mhp'li) belediye başkanı mazbatasını aldığı gibi icraatlara girişmiş ve türkiye'nin batının ahlaksızlığını alıp yozlaşmasını engelleyebilmek adına çok önemli bir adım atmıştır, hepimize hayırlı olsun.
"aşk yağmuru" ya da asıl önemli adıyla "genç kızların ahlakını bozan heykel"i söküp yerine batının ilmini alabilmemiz için ilk şart olan eyfel kulesi benzeri bir yapıyı dikecek olan bu belediye başkanının ilerde büyüyüp "melih gökçek" olmasını ve ahlakı bozulmamış, namuslu genç kızların gönüllerince gezip eğlenebilecekleri, eşek üstünde nasreddin hoca, semah halinde mevlana görünümlü alışveriş merkezleri ile bu şirin ve turistik ilçemizi tüm dünyaya tanıtmasını bekleriz.
günümüze değin bu heykele maruz kalıp da ahlakı bozulmuş olanlarınsa gavur izmir'e ya da alkolik trakya'ya sürülüp cezalandırılmaları ve ibret olsun diye ahlak bilgisi derslerinde okutulmaları konusunda meb müfettişlerinin ve dahi bakanının atılım yapması için bakanlığa mail yoluyla ulaşmayı vatandaşlık görevi bilirim. bence bakanlıkların tamamına namus bekçiliği müsteşarlığı açılmalı ve her alanda ahlaki unsurlar buraya yerleştirilecek ahlaklı kadrolar sayesinde denetlenmelidir.

Mart 31, 2009

neşeli günler

en güzel turşu suyu limonla mı olur sirkeyle mi?
kendi başıma turşu kurmuşluğum ve turşu suyu yapmışlığım olmadığı için bilemem ama ankara'da en güzel turşu suyu sakarya'da hüsmen ağa'da olur. hüsmen ağa, karısından turşu suyu yüzünden ayrılmış olsa mesela, ben kendisine oy verirdim, bir konuda ilk kez bir erkeği desteklerdim. hüsmen ağa'nın 6 çocuğunun tek kızı olup üç üç ayrılmış kardeşlerin buluşmasında da "şimdi 6 kardeşin buluşması şerefine gazozlarımızı havaya kaldıralım" repliğini kullanabilmeyi isterdim.
hayatımı bazen eski türk filmleri gibi yaşamak istiyorum, huzurlu, mutlu, acılara karşı güçlü ve sonunda hep iyilerin kazandığı.
kazanmak demişken gerçek hayatta iyiler kazanamaz diyerek gerekli yerlere gerekli mesajları göndermiş olmanın mutluluğunu yaşarım, hiç kimse de buna engel olamaz. bi de seçmenlerin eğitim seviyeleri, iq'ları felan feşmekan işte. "okumak cehaleti alır da eşeklik baki kalır" lafını da okumuş ama yanlış seçimler yapmış insanlar için kullanmaktan çekinmem.
bi de bence romantik komediler ve dahi aşk filmleri dahil dünyanın en büyük aşkı vecihi'nin fikret'e olan aşkıdır, üstüne tanımam. gülen gözler filmini izlediğim bi ara görüşmek dileğiyle. c u.

Mad Melih 4

çocuklaaaarr.. melih amcamız bizi çok seviyor! işte ankara'yı turizmin başkenti haline getirecek, döviz üstüne döviz yağdıracak ve ankara'nın daha bir başka güzel olmasını sağlayacak mega projelerden yalnızca bir tanesi. bu resimde, muhteşem bir örneğini gördüğümüz eğlence turizminin vazgeçilmez elemanı "disneyland"ın, dünyanın hiç bir yerinde rastlanmamış korku tüneli eğlencesi. bu tünelden hızla geçerken küçük bir kıza sulanmakta olan yaşlı bir adam görüyoruz ve kızın ona itiraz edişini korku içinde izliyoruz. o minicik kız kötü yola düşüp o.ospu olmasın diye uğraşan bu adamın dramı hepimize ders oluyor.
projeye ait diğer resimlere de baktım, heyecanım kabardı, bu fantastik eğlence mekanının inşaatında çalışıp bir an önce tamamlanması için elimden geleni yapmak istiyorum. lambadan çıkan cinler mi istersin, her akşam havai fişek gösterileri mi tercih edersin? öyle böyle değil.
seçimden bir gün önce kızılay metrosundan geçmem gerekti.. geçenler bilir ki metronun altı tam bir sanat yuvası tam bir kültür mantarıdır. seçimlerden bir gün önce de yine bir sergi vardı. sürreal sanatçı gökçek'in tamamlanmamış metro eserlerinin fotoğraflarının sergisi. yani öyle bir sanat icra ediyor ki tamamlanmasına gerek kalmadan fotoğraflanıp sergilenecek kadar değerli, bitmesi gereken zamandan 3 yıl sonra bile bitirmesi gerekmeyecek kadar önemsiz...
bi de bu yaz k.çımızı yıkamaya bile su bulamayınca disneyland'a gelen binlerce turistten istediğimiz birini seçip ülkesiyle su karşılığında pazarlık yapcaz sanıyorum. bu yüzden benim tavsiyem suyu bol olan memleketlerden bir turist seçmek, örneğin isviçre

Mart 30, 2009

sihirli değnek



her şeyi benim isteklerim doğrultusunda değiştirebileceğim sihirli bir değneğim olsaydı, dünyadaki herkesin benimle aynı görüşte olmasını sağlayabilecek olsaydım bile bunu tercih etmezdim.. insanlar farklı şeyler düşünüp, farklı inançlara sahip oldukları sürece hayatın eğlenceli ve sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum. ancak bu noktada kendimle çelişiyorum. çünkü dünyadaki bir çok insan herkesin kendisiyle aynı görüşte olmasını istiyor ve istemekle de kalmayıp bu uğurda insan öldürüyor, farklı düşüncede olanları sindirmek için kaba etlerinin arasından iddianamler uydurup, onları tutukluyor ve kişilerin gözlerini korkutup kendi düşüncesini yaymaya çalışıyor. bu durumda sihirli değneğimle yapacağım şey; bu kişilerin, insanların farklı şeyler düşünebilmesine saygı duyabilecek seviyeye gelmesini sağlamak olurdu. yani aslında ben de herkesin benim gibi düşünmesini istemiş mi oluyorum kararsızım...

Mart 26, 2009

uyku

sanırım uyku tanrısı hypnos tarafından lanetlenmiş bulunuyorum. yani ben ezelden beridir çok uyudum, çok uyurum ama bu kadarı da abartılı gelmeye başladı. yani günlük uykum 12 saati geçmeye başladı, korkuyorum rüya alemine geçiş yapıp bi daha asla kendime gelemicem diye. ve hypnos'tan beni rahat bırakmasını hatta mümkünse alektryon'un sabahları öterek beni uyandırmasını zeus babadan diler, tüm olympos aleminin ellerinden öperim.

Mart 20, 2009

tarihin başlangıcı

henüz daha konuşma eyleminin keşfedilmediği dönemlerde, birlikte yaşadıkları insanları doyurmak için erilleri ava giden dişi homo sapiensler bir araya gelip, mağara resimlemesi aracılığıyla dedikodu yapıyorlar mıydı acaba diye merak ederim hep. bence dedikodu evrimleşme sürecimizde atalarımızdan aldığımız ve zaman ilerledikçe geliştirdiğimiz bir yetenek. dedikodunun nereye kadar uzandığını bulmak amacıyla, internetten bulduğum prehistorik mağara resimleri üzerinde yaptığım araştımalar ile bir çok arkeoloğun ve etimoloğun hiyeroglifler konusunda yanıldığını, o resimlerde anlatılanların "cilalı taş" günü yapan kadınların dedikoduları olduğunu ve lisanların, tüm bu mağara resimleleri aracılığıyla dedikodu yapmanın zorluğu nedeniyle bizzat kadınlar tarafından bulunduğunu farkettim ki, bu da tüm insanlık tarihinin aslında Nurşen'le Meliha'nın oturup, Firdevs'in kocasını çekiştirmeleri üzerine kurulduğunu gösterdi bana.

anlamını çözdüğüm bir dedikodu örneğinde, kendisinden büyük bir mızrak taşıyan ve afedersin boyu boğanın şeyi kadar olan bu adam, Firdevs'in kocası olup, konuşma şu şekildedir :

"ayh nurşen abla, şu firdevs'in kocası da boyuna posuna bakmadan bizimkilerle ava çıkıyo ya, çok gülüyorum ayol!"
(araştırmacı burada, resmin sonundaki eğrinin, dedikodunun asıl öğelerinden olan "ayol" bağlacı olduğundan bahsediyor)

işte zaman içindeki bu yolculuktan da anlıyoruz ki dedikodu insanlık tarihinin hep vaz geçilmezi olmuştur.. hava (O₂) su (H₂O) ve dedikodu (D₃EIKo), canlıların varlığını devam ettirmelerini sağlayan bileşiklerdir.. evet

Mart 19, 2009

bildiri

i. melih gökçek'e, ankaralıyı trafik çilesiyle tanıştırdığı için, tıkanması asla mümkün olmayan ara yolların bile tıkanması konusunda durmaksızın çalıştığı için, her seçim döneminde saçma sapan projelerle karşımıza çıktığı için, ankara'yı ankara yapan her şeyin içine ettiği için, gençlik parkını kullanılmaz hale getirdiği, çiftliği yok etmeye çalıştığı, kuğulu kavşağını iğrenç bi beton yığınına dönüştürdüğü için, ankara'nın yaşanmaz hale gelmesindeki üstün çabası için, tüm bilinçli ankara halkı adına, içimden çok pis küfrediyorum. bilgilerine arz olunur...

Mart 18, 2009

sınıflandırma

edebiyatta; "giriş - gelişme - sonuç"

tarihte
; "kuruluş - yükselme - gerileme - çöküş"

matematikte
; "verilen - istenen - çözüm"

insan hayatında
; kısaca "doğum - yaşam - ölüm" açık olarak: "sperm/yumurta - anakarnı - bebek - çocuk - ergen - genç - yetişkin - olgun - yaşlı - ölü"

Mart 16, 2009

çöp çıkartmak

apartman görevlisinden dayak yemek üzereyim sanırsam. çöpleri toplarken bi kaç azarını yemiştim daha önce. "çöpleri günlük olarak kapıya koyarsanız daha iyi olur, birikince ağır oluyor, benim belimde fıtık var zorlanıyorum taşırken" diye başlayıp, "ben her akşam geliyorum çöp almaya, neden her akşam çıkmaz ki bu çöpler?!!" diye devam eden sitemler bir gün başımdan aşağı boşalan bir çöp poşeti ile sonuçlanacak sanıyorum. ama her akşam gelince bi kapıyı çalıp sorsa çöp var mı diye ben de çıkartırım o günkü çöpü ve sorun biter, unutuyorum napiim?




Mart 12, 2009

seçim'09

sadece bizim apartmanda 34 kişi kayıtlı görünüyomuş, aslında burda oturmayan ve ben geçen seçimlerde burada oy kullandığım halde benim kaydım çıkmadı seçmen listelerinde. nüfus müdürlüğüne gidip 3,5 saat sıra bekleyip kaydımı yaptırdım. aynı evde oturan herkese kayıt yapılabiliyormuş da kocamın kaydını da yaptırdım o arada. daha oy kullanılmadan oy çalınmaya başladı ülkede, bakalım 30 mart'a nasıl bir sonuçla karşılaşcaz.

Mart 08, 2009

bişey

türk filmlerinin klasik yanlış anlama sahnesi vardır. hatunun mal gibi güvendiği kötü adam bir fırsat bulup esas kızla yalnız kalmayı başarır ve ondan "yaralanmaya" çalışır. kızcağız deli gibi çığlıklar atarak adamın elinden kurtulmaya çalışırken gömleğinin bir kısmı yırtılıp sütyeni görünür, o sırada yere düşer, adam da hoop üstüne atlar, çılgınlar gibi tepinip bağıran kız bir yandan ağlar. bu arada kızın sevgilisi esas oğlan tesadüfen eve gelir ve bu çığlıkları duyarak olayın olduğu yeri bulur. kötü adamı tekme tokat uzaklaştırdıktan sonra kıza da "sürtüüük" diye bir tokat atar ve uzun süreli bir aşk acısı izleriz. kötü adam ölmek üzereyken gerçeği açıklar esas oğlana, o da kıza gider. hemen hemen türk filmlerinin yarısından çoğunda olan bu sahnelerin benim en sinir olduğum yeri, kızın ağlaya zırlaya adama sarılıp mutluluktan havalara uçmasıdır.
yahu yıllarca adam sana acı çektirdi, yalancı dedi, orospu sandı, sonra gelip ben yanlış anlamışım diyince salya sümük boynuna atlamak ne?? yerde tepine hıçkıra tecavüzden kurtulmaya çalıştığımı anlayacak kadar beyni olmayan bi adam, bana inanamayıp gidip tecavüzcüden duyunca her şey düzeliyo mu? bi figüran kadar güvenilirliğim yok mu? belki ölürayak yalan söylüyo hem, ne biliyo ki?
bi de bu filmlerin şöyle bi etkisi oldu; türk erkekleri bu sahne karşısında hep aynı tepkiyi veriyolarsa, bi gün başıma böyle bişi gelirse kendimi aklamak için kötü adamı vurup ölüm döşeğinde gerçeği itiraf etmesini sağlayıp katil olcam... işte bu durumda da hapisten çıkınca kötü yola düşüyosun. koğuşta tanıştığın sevecen bi abla sana bi adres verip senden önce çıkıyo hapisten, çıkınca zor durumda olduğun için gidip ablaya sığınıyosun ve o da seni satıyo. zaten sevgilin de anne baba zoruyla zengin ve gıcık bi kadınla evlenmiş oluyo. bu arada hapse girmeden önce doğurduğun çocuğu görebilmek için bakıcı kılığına girip eve gidiyosun ki bu durumda eski sevgilinin de kör olmuş olması lazım, tanınmaman için. offf hayat çok zor.

Mart 06, 2009

yaza doğru

rejim yapmaya başlıyorum, ancak şartlar çok ağır. selülitlerden tam olarak kurtulmak için bi sabun getirmiş kocacım, ama kola, kahve, alkol ve sigarayı bırakmam lazım, onları içmesem zaten bi sorun yok ki sabunu naapıyım? ben de kendi şartlarımı koydum, kahve zaten içmiyorum, kolayı bırakırım, alkolü azaltırım, sigara olduğu gibi kalır. benden bu kadar, işine gelirse. sonra bi günlük detoks yapcam pazar günü, ardından süper bi rejim. zayıflayamazsam da benim kemiklerim iri der kendimi kandırırım artık.

Mart 04, 2009

çıkmaz

muhteşem gelinliğimi terziye götürüp, üst kısmını büstiyer yaptırıp arkadaşımın düğününde giysem çok mu ayıplanırım?

Mart 01, 2009

el-medikal

baş ağrısı, geniz akıntısı ve halsizlik şikayetleri ile gittiğim yerli "differential diagnosis bölüm başkanı" doktor, kan tahlilleri, kafa röntgeni ve kulak burun boğaz kontrolleri sonucunda sinüzit teşhisi koydu. bunu iyileştirmek amacıyla yazdığı antibiyotiği aldım eve gelip her normal insan gibi prospektüsteki karınca duasını okudum. çünkü ilaç içmeden önce dua etmeliyiz. genel bir göz gezdirdikten sonra yan etkilerine baktım:
"baş dönmesi, halsizlik, mide bulantısı, yüksek tansiyon, çarpıntı, kaşıntı, deri döküntüsü, geçici körlük (!), çok nadir olarak yaşlı hastalarda "ölüm"...
sinüzitimi, beni öldürerek tedavi etmeye çalışan bu doktor sanırsam bakmış röntgene, sağ sinüsler %100 sol sinüsler %97 dolu, demiş ki bu sinüzitle yaşamak ölmekten beter. aklından geçen şöyle oldu bence: "ben böyle bir iltihap doluluğu daha görmedim hayatımda, tek bir ilaçla halledebilirim bunu; siyanür"
kaşınmaktan şikayet ederek aldığım kremlerin yan etkileri de hep "yanma ve kaşıntı" oluyo. bu ilaçların deney aşamasını çok merak ediyorum. iki grup kaşınan insanı alıp üstünde denemeler yapıyorlar, ilacı  kullananlar kaşıntı ve yanma şikayetinde bulunurken plasebo grubu kaşıntıdan kurtulmuş, hayatına devam ediyo oluyo ve yan etkiye mecburen yanma ve kaşıntı yazıyolar. oysa "krem kaşıntıyı kesmiyo galiba yaa. kaşınan yerlerine jöle süren grup bile iyileşti bizim ilacı kullananlar iyileşmedi" diyen bi cesur çıksa aradan, ilacı baştan bi kontrol etseler ya.

Şubat 25, 2009

kaçıncı sanat?

korku filmlerinin "ay gülmekten öldüm" insanları o kadar sinir bozucu olur ki, gülerek ölmesini isterim bazen psikopatça. izlediğin bişiden korkmamak çok normaldir çünkü zaten onun onlarca kişinin olduğu bir sette çekildiğini ve gerçek olmadığını bilirsin. korkanlar da bunun farkındadır, yani izlediği şeyin gerçek olduğunu sanıp babanne edasıyla "ayyy, kız kaçıl ordan arkandan geliyo manyak" demiyolar, kendilerini kaptırıp onun gerçek olsa ne kadar korkunç olacağını düşünüp "korkmak" duygusunu sonuna kadar yaşıyorlar. romantik film izleyip ağlamak ya da komedi filmi izleyip gülmek kadar normal. işte bu korkuyu yaşayan insanlara da imreniyorum çoğu zaman.. korku filmi izlerken altıma etcek kadar korkup gözlerimi kapatmayı, dudağımı ısırıp yanımdakine "nooldu nooldu" demeyi gerçekten istiyorum.
her tür film için böyle duygular yaşayabilmek çok güzel. en son milk'te sean penn'in yaşattığı duygu gibi. "ay adam cidden eşcinsel mi acaba?" diye düşündürebilecek bir insan olduğu için ya da "i'm sam"de kendisini tanımayanlara gerçekten 7 yaş zekasına sahip birinin oynadığı izlenimi verdirebilen bir insan olduğu için seviyorum sean penn'i. bi de oscar konuşmasında -oscarı almayıp tavrını göstermesi taraftarı olanlar da olsa- akademiye "sizi komünist eşcinsel seven şeyler sizi" dedi ya, yesinler onu

Şubat 24, 2009

wonderland

bembeyaz ankara, pammuk gibi. her bir kar tanesini ayrı ayrı tebrik edip gözlerinden öpüyor, başarılarının devamını diliyorum

Şubat 21, 2009

harflerle dans

henüz yeni yetme bir el-myra iken yazmak istdiğim kitaplarla ilgili taslaklar oluştururdum. hep böyle farklı bi kitap yazmak ister, saatlerce cümle yazıp karalardım. sonra dedim ki içindeki tüm sözcüklerin "a" ile başladığı bir kitap yazsam çok mu ilginç olur acaba? hemen denemelere başladım tabi.. hem kurgusu olacak hem anlamlı cümleler olacak hem de her şey a ile başlicak. haftalarca yazdım ama toplam 3 sayfa yazı çıktı anlam ifade edebilen. hevesim kırılana kadar ne çok hayal kurdum oysa.. 28 kitaplık bir seri hazırlayıp zengin olacaktım. gerçi bazı harflerde kitabı geçtim bir el ilanı yazacak kadar bile sözcük yoktu ama olsundu.
bunu yapamayacağımı anlayınca dedim ki madem bu olmuyo ben de içinde "a" harfinin hiç olmadığı bir kitap yazarım, sonra b'nin, c'nin... bundan 15 yıl önce bulduğumu sandığım bu fikri ben hayata geçiremeden öğrendim ki elin fransızı (Georges Perec) "e" harfinin olmadığı bir kitap yazmış yıllar önce. (kendi adında bile 4 tane "e" var yahu) hep böyle bişeyleri kendimin bulduğunu sanıp sonra da var olduğunu öğrendim o dönemde. acılarla dolu ergenlik yılları...
en azından fransızca öğrenip kitabı hiç e kullanmadan türkçe'ye çeviriyim dedim, onu da bi kaç yıl önce Cemal Yardımcı kişisi yaptı sağolsun. bunu yapmak kolay tabii, hadi tüm sözcüklerin "e" ile başladığı bi kitap yazın da görelim.. hıhh

Şubat 17, 2009

horrible countdown of a pointless life

yazdığım bir film senaryosu var, peter jackson’ın çekmesini istediğim. türü fantezi, bilim kurgu. böyle söyleyince elinde kamasutra kitabı olan robotların şekilden şekle girdiği bir film gibi görünse de göze, bi iki misyoner dışında bişi yok.

hayatta hep dimdik duran, savaşçı ama ağlak bir dişi robot, sürekli depresyonda olan bir erkek robot bi de zaman makinesi. depresif robotun adını zamanında douglas adams, marvin olarak koymuş olduğu için ölüye saygıdan dolayı bu adı kullanmam otostopçu’nun galaksi rehberinden fikir çaldığım anlamına gelmediği gibi ağlak dişinin de tabi ki yüzüklerin efendisi’ndeki eowyn’le alakası yoktur. zaman makinesiyle orta dünyaya giden kahramanların, yaşadıkları umutsuzluk ve inançsızlık nedeniyle aslında kurtarabilecekleri geleceklerini mahvetmeleri ve tüm evrenin yok olma tehlikesiyle burun buruna gelmesi geri sayımı başlattığında, ulu yönetmen peter’ın çektiği muhteşem savaş sahneleri ile süslenmiş yeni zelanda toprakları kana doyacak. şafak sökerken nazikçe koşan el-myra, doğan kırmızı güneşi görünce omzundaki kargaya şık bir kafa hareketiyle dönüp “kızıl bir güneş doğuyor, dün gece çok kan dökülmüş” diyecek… tüylerim diken diken oldu, o derece etkileyici bir sahne bu.

Şubat 14, 2009

aziz valentin bizi diskoya götür

insanların, isteklerini ve beklentilerini anlamayan birileriyle sürekli görüşmeleri ve her seferinde kendini anlamadığından dert yanmaları durumuna ilişki, bu iki kişinin bir evde yaşamak üzere çevredekileri de haberdar ederek, devlet babaya, biz birbirmizin beklentilerinden bihaber bir şekilde aynı evde yaşamak istiyoruz, bunu yaparken de ayıplanmak istemiyoruz diye haber vermelerine evlilik denir. ya kadınlar erkekleri anlamaz, nedenini bilmez hareketlerin, anlam vermeye çalışır, kendince yorumlar yapıp erkeğin ne demek istediğini bulur ya da erkek kadını anlamaz ve sadece anlamaz.. ben kadınları anlamıyorum der. acaba anlamadığın şeyleri yorumlamak mı yanlış olan yoksa amaaaan anlamıyorum ben diye çekilmek mi? yoksa ikisi de mi yanlış. oturup konuşsalar da anlaşamazlar mı, ne demek istediklerini bir bir anlatsalar? hayır efendim bu da çözüm değil çünkü o konuşmanın sonunda iki taraf da "oh be sonunda anlattım derdimi" der.. ne zaman o konuşmayı yaparken kendi derdini anlatmayı değil karşıdakinin derdini anlamayı hedeflersen o zaman yararlı olur. eee bence tabi.

Şubat 13, 2009

yazmak

gazeteci olmak istediğim zamanlarda benim yaptığım haberleri ya da yazdığım köşe yazılarını kimse yayınlamaz diye düşünürdüm bir zamanlar, ta ki bundan 2 ya da 2,5 yıl önce bir gün şu haberle karşılaşana kadar:
print screen'den allah razı olsun, şimdi nette aradım da haberi kaldırmışlar.. bi sözlükte var haber bi de forum sitelerinde felan. neyse işte bu haber bile yapılınca, hadi yapıldı diyelim bi de üstüne yayınlanınca dedim ki ben kitap yazsam kuponla bile olsa bunlar beni kitabımı bile satarlar. hala kitap yazamadım ama yazdığım an nereye başvuracağım konusunda içim rahat

Şubat 11, 2009

ilaç

her şeyin ilacı olan zaman acıları alırken iyi de, başka şeyleri de götürüyo bazen. o zaman işte diyorum ki "Kronos dede lütfen bunları götürme, bana kalsın sevdiğim duygular", bencil olma diyo o da derinden gelen sesiyle "ya bunları da alırım yanıma ya da acıları da bırakırım yanınızda"...

Şubat 09, 2009

vektörlerde ikili ilişkiler ve yansımaları

matematikçiler kendi aralarında, birbirini 180˚ye tamamlayan açılara bütünler açılar derler, bunun edebiyattaki karşılığı olarak ise “bütünler atasözleri” vardır, bence yani. birkaç örnekle demek istediklerimi somutlarsam:

1- iki kişi sevdikleri bir insan hakkında konuşurken içeri o insan girerse, hafif bir tebessümle ve gelen insanın duyabileceği bir ses tonuyla “iyi insan lafının üstüne gelir” derler; ancak bu iki kişi sevmedikleri biri hakkında konuşuyorlarsa ve sevilmeyen insan yanlarına gelirse suratta “hay skym” şeklinde bir ifade ve gelen kişinin duyamayacağı bir ses tonuyla biri diğerine “iti an çomağı hazırla” der. yani tam da lafının üstüne gelmek çok da matah bişi değildir, atalarımız iki durum için de bir söz söylemişlerdir.

2- bazı kocaman işlerin olabilmesi için öyle küçük küçük adımların yararsız olduğunu ve istediğin kadar böyle adım at asıl istediğin işi yapamayacağını anlatmak istersen “taşıma suyla değirmen dönmez”, ama umudu kırılmış birinin küçük emeklerinin bile değerli olduğunu söyleyip onu gaza getirmek için “damlaya damlaya göl olur” ya, o zaman damlatarak göl yapıp bu gölün kenarından açacağımız kanalla değirmene su götürsek, değirmen döner mi?

3- kendisi için önemli olan antika sayılabilecek ve aslında çok da kullanılamayacak eşyalar söz konusu olduğu zaman “sakla samanı gelir zamanı” diyen bir anane, dedem kendi eskilerini saklamak istediği zaman “eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı” diye adamcağızın tüm değer verdiği ve saklamak istediği şeyleri attırmaya çalışır gerekirse çaktırmadan kendi atardı.

4- bir de aynı atasözü içinde birbirinin tersinden bahsedilir ki ona da komşu bütünler atasözü denir, şöyle ki: “laf var iş bitirir, laf var baş yitirir”.

Şubat 06, 2009

abece

altı yedi harften oluşan bir sözcükle öyle bir kalp kırarsın ki, sonra binlerce harfi bi araya getirdiğin bir paragraf bile yetmez parçaları toplamaya.. ama bazen o paragrafı oluşturma zahmetine bile girmeyen bir insan olur, o zaman insan kendini gerçekten değersiz hisseder...

Şubat 04, 2009

dekoratif hayal

Kendi evim olduğu zaman şu odasını şöyle boyarım, salonuna şunu yaparım diye kurduğum dekoratif hayallerle, her katında dört daire olan on katlı bir apartmandaki tüm evleri dekore edebilecek kadar çok fikir üretmiş olmam yanında o apartmanda bir evim olmadığı ve olamayacağı gerçeğini karşılaştırmalı olarak incelersek, bu fikirlerin tamamını çöpe atmak yerine bir ev dekorasyonu programının çakma iç mimarı olarak çalışabilirim en az kırk bölüm. Bu da, yaz tatilinde programın ara vermesi kaydıyla, tam olarak bir yıllık bir program eder. Bu durumda eskiden Vahe’nin atv için yaptığı dekorasyon programını ele alabilirim sanırsam. Hani şu program boyunca Vahe’nin ordan oraya uçtuğu, gittiği şehirlerdeki mağaza sahiplerince “züccaciyeye girmiş bir fil” edasıyla korkularak karşılandığı ve programın sonunda gösterilen evin bir önceki programdaki evle hemen hemen aynı olduğu program. Pazar günü evde oturup anne zoruyla bu programı izlemiş insanlar programın belli bir süre sonra daha da sapıttığını ve Vahe’nin kılık değiştirerek skeçler yaptığını dehşet içinde hatırlar. Türk televizyonlarının yaptığı en başarılı korku programı olmasının yanında bu kadar fazla kaynak ayrılıp, bu kadar çok ev döşenebilen bir programın Vahe’nin eline teslim edilmiş olması benim de bir gün dekorasyon programı yapabileceğim konusunda umutlanmama hem de baya bi umutlanmama neden oluyor.
işte bu da, hayallerimden birinin 3ds max'le, gerçekleştiremesem de 3 boyutlu hale getirdiğim bir ördeği

Şubat 03, 2009

kurnaz karga - yavru ceylan

eğer bülbül gibi şakıyan bir karga görürsen "ay bu karga ne kadar farklı, ne güzel şarkı söylüyo" demiceksin, "bak sen kurnaza, tavlamak için nasıl da bülbül taklidi yapıyo" diceksin.
yanlışlıkla bir çok hayvanın bulunduğu kocaman bir kitabın içine düşen yavru ceylan, etrafı gezinip, eğlenip oynarken; bülbül gibi şarkılar söyleyen bir karga ceylanı fark edip etrafında dolaşmaya başladığı zaman, küçük ceylan, bu karganın kitabın dışında da hayatında olabileceğini ve kitabın dışındaki görkemli ormanda hayatları boyunca birlikte uçabileceklerini bilemezdi.
her şey masal gibi giderken, karga, bülbül sesiyle ceylana şarkılar söyleyip güzel gözlerinden, mis kokusundan bahsederken, kargaya deli gibi aşık olmuş olan ceylanın karganın kanatlarına tutunarak uçtuğu bu yeni hayatta yaşadığı mutlulukla başının dönmüş olması, hayatının geri kalanında sürekli bir baş dönmesi ve mide bulantısı yaşayacağı anlamına gelmez bilakis, iki üç kadeh tatlı tatlı bişiler içmiş de çakırkeyf olmuş bir baş dönmesi ve sürekli gülümseyen bir suratla yaşayacağını gösterir.
kalbindeki mutluluğun suratındaki yansıması olan bu gülümsemenin aynısının, karganın da yüzünde olduğunu gördüğü sürece, karganın kanatlarında gittiği her yerin sihirli olacağının farkında olan ceylan, karganın peşine takılıp ormanın en uzak, en bilinmedik, daha önce hiç gitmediği en korkulan yerlerine gitmekten çekinmeden, hayatının kalanında hep bu çok sevdiği kargasıyla yaşama kararı almış ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
gökten düşen üç elmanın, kimin kafasına düşüyosa onun zevkine göre; benim kafama düşeninse yeşil, ekşi ve sulu olmasını dilerim...