Mart 29, 2012

disleksi


insanlar yaşlandıkça en yakınlarının bile adlarını karıştırırlar ya, torununa seslenmek için tüm çocuklarının adını sayar bir annane örneğin. bunun yaşlılık, bunama, alzheimer, dalgınlık vs. gibi nedenleri olabilir.
yıllarca "melike, mualla, (bunu benim adımdan önce hatırlaması mucize ama) şemsünnehar amaaaan serra" diye çağırıldığım için iyi bilirim ad karıştırma durumunu.
bende var olan ise, daha bu yaşımda bunamadığıma göre, bir çeşit ad öğrenme bozukluğu olmalı. bazı insanların adlarını asla öğrenemiyorum. örneğin bence adı Zamazingo* olan bir futbolcu var, gerçek adını katiyetle öğrenemedim. kardeşime soruyorum Zamazingo'nun adı neydi diye ya da bir basketbolcu var onu soruyorum ben kime William Wallace** diyorum diye. ünlü de adamlar aslında, olmuyor öğrenemiyorum adlarını. bir de Nasuh Mahruki*** var bu kategoride, gerçekte ne olduğunu tahmin etmek bile imkansız değil mi? gerizekalıyım da haberim mi yok acaba?

ve gerçekler: 
* lizarazu
** allen iverson
*** toruk macto

Ocak 28, 2012

yarmak

yapım eki almış gibi görünüp de almamış olan ama almış gibi davranılan "yargı" sözcüğü bu zamanlarda pek ağzımıza yakışmıyor.
önyargı konusunda ne kadar başarılıysak tarafsız yargı konusunda o kadar başarısız insanlarız ki zaten önyargının başarısı, tarafsız yargının başarısını etkiliyor.
daha kimsenin gölgesinde hareket etmek durumunda olmayan insanlar birbirleri hakkında tarafsız düşünüp, kibirlenmeden, kendilerini yüce görmeden yorum yapamazken; birilerinin gölgesinde hareket edenlerin doğru kararları verip tarafsız yargılaması nasıl beklenebilir ki?

Ocak 09, 2012

hollywood'dan özür dilerim

filmlerde falan merdivenden aşağı doğru, ters taklalar atarak düşen ve ayağa kalkan insanlar, iki gün öncesine kadar inandırıcı gelmezdi. o kadar merdivenden tepe taklak düşüp de nasıl ayağa kalkılabilir ki derdim. oluyormuş.
merdivenden çıkmaya çalışırken, basamakların dar ve dik olması yanında alkolün bozduğu balans ayarı nedeniyle -sayabildiğim kadarıyla- iki tam bir yarım ters takla atarak merdivenlerin sonuna iniş yaptım. sonuç: ayağa kalkılabiliyormuş.
geceye devam edip sabah 5te eve dönünce bile insan kendisini sapasağlam hissedebiliyormuş ama uyuyup uyandıktan sonra her bir basamakla temas etmiş olan her bir uzuv delice ağrıyormuş. çeşitli morlukların yanı sıra dışarıdan bakınca darbe aldığı anlaşılmayan yerlerde de hatrı sayılır ağrılar olması korkutuyor insanı bu arada.
filmlerde inandırıcı bulmadığım ikinci bir durumda tek tokatla ya da enseye tek darbeyle patates çuvalı gibi yığılan, bayılan insanlar. bunu da birebir tecrübe etmemek dileğiyle...

not: merdivenleri çeken bir güvenlik kamerası vardı, belki görüntüleri ileride internette görebilirim.

Ocak 04, 2012

Eylül 10, 2011

hırssızlık

o kadar sakin bir insanım ki, çevremdekilerin bazen isyan ettiklerini fark ediyorum ve konuyu değiştiriyorum. hayatımda bir şey için hırs yaptım onun için de zaman çoktan geçmişti. ilkokulda okuma sökmek diye bir şey vardı, ben -ayıptır söylemesi- 4 yaşımda okuma yazmayı hallettiğim için benimle birlikte okuma söken birileri olsun diye beklemiştim mecburen. 7 kişi falan aynı anda okumayı söktü bir süre sonra, çok sıkıcı bir dönemdi ve bitti. hep birlikte okuma kurdelelerini almak için tahtaya çıktık, yakamıza kırmızı kurdele takıldı ve öğretmen sınıfın geri kalan kısmına arkadaşlarımızı alkışlayalım dedi. ben de alkışladım. güldüler bana kendimi alkışladım diye. diyemedim ki ben de diğer öğrenen arkadaşlarımı alkışlıyorum. içimde kaldı, ben 3 yıldır okuyorum lan ne alkışlayacağım diyemedim, siz okumayı sökene kadar çarpım tablosunu ezberledim olm ben diyemedim, utandım oturdum. hay aq.

Ağustos 20, 2011

söyleyin de beraber gülelim

ağlanacak halimize güle güle katıldığımız sırada o kadar kendimizi sıkmışız ki kramp girmiş beynimize. bir iğne batırsak geçer aslında, ama ters yöne çekiştirerek krampı geçirmeye çalışıyoruz. o sırada geçip geri geliyor namıssız.

Temmuz 08, 2011

nezaket

dizilerde, filmlerde insanların olumsuz hareketlerden etkilenmesini engellemek adına oluşturulan yasalar sigarayı, küfrü, alkolü, el hareketlerini, sevişmeyi falan kısıtlıyor ya işte haberleri izleyip bir sigara yakıp, ağız dolusu küfrettiğin zaman yasa başarısız oluyor. illegal davranmayalım. bir dizi karakteri gibi olalım, düzgün bir dille konuşup, alkolü gizli, sigarası gizli nazik insanlar olalım. sevişeceksek vazoya odaklanalım, birine nah çekersek önüne mozaikli kağıt hazırlayıp yanımızda bulunduralım. çünkü onlar dizi, gerçek hayatta yok böyle şeyler.
savaş filmi, mafya filmi falan izlersek işte onlar gerçek. masum insanları öldürmek, kadınlara, küçük erkek çocuklarına tecavüz etmek falan, gerçek olan bunlar.

Haziran 30, 2011

bebe

bu şapşalı da benim arkadaş yaptı.


fotomyra

instagr.am şeyleri



Haziran 24, 2011

hep aynı seviyede kalmak

sene 2000: icq konuşması
el-myra: aman, ne gerek var
ares: bir umursamazlık seziyorum
el-myra: sen sezemezsin, ahmet necdet sezer

sene 2004: bir maçta oyuncu değişikliği - giren oyuncunun ismi yazar
el-myra: bi espiri yapim mi?
kardeş: off, yap hadi
el-myra: fatih tekke diyorlar iki "k" ile yazıyorlar. ehehe

sene 2008: arkadaş ile mesajlaşma
el-myra: çocuk falan istemem, herkes çocuk için mi sevişiyor?
arkadaş: niye evleniyorsun o zaman
el-myra: çocuk için mi? insandan başka, sırf zevk için seks yapan başka canlılar da var, mesela yunuslar.
arkadaş: başka?
el-myra: eğrelti otlarından başka, sırf zevk için spor yapan başka canlılar da vardır, mesela mantarlar?

Haziran 23, 2011

meşe odunu

Şu facebookunda insanlar sürekli, güzel olduğunu düşündükleri sözleri paylaşıyorlar bir süredir. Nasıl anlamlı, nasıl vurucu anlatamam. Bir kısmını, Türkçe'de olmayan harflerle yazdıkları için pek anlayamıyorum ama okunaklı olanların içerikleri öldürüyor beni.
Kadınların beğenip paylaştıkları sözler genellikle; karşısındaki insanların hatalı olduğunu ya da kaybettiklerini ima eden, karşılıklı ilişkilerde kendilerinin iyi karşısındakinin kötü olduğunu vurgulayan ya da sırtından vurulmuşluğu ve buna karşı dimdik duruşunu belirten içeriklerde. (zaten bunun dışında da "özlü söz" kalmadı neredeyse :))
"Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor.." bunu beğenip bizlerle paylaşarak hayatımızdaki insanları sorgulamamızı ve incinmeden önce önlem alabilmemizi hedefleyen kişi artık arkadaş listemde değil. Gideceğim yere kadar eşlik edip, ortada bıraktım kendisini.
"Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm.." bunu paylaşan kişi ise birinci dereceden kuzenim olduğu için maalesef hala listemde ama kendisini sevenlerle meşgul olduğu için nasıl olsa benimle ilgilenmiyor.
Facebook'un amacına en uzak kullanımı Türkiye'de sanıyorum. Eski arkadaşları bulmak, nostalji, iletişim falan çok geri planda. Arkadaş listesinde 1000lerce kişi olanlar var, yolda gözgöze gelseler birbirlerini ekliyorlar, bir daha hayatları boyunca karşılaşmayacak olsalar da, iletişim kurabilecek ortak noktaları olmasa da... Hiç tanımadığım ve tanımak bile istemediğim kişiler ekliyor örneğin, aynı lisede okumuşuz diye.
Bu kadar şikayet ediyorsam neden kullanıyorum o zaman, mal mıyım afedersin? Ne münasebet, niye mal olayım. Amacına uygun kullanıp sevdiğim ama uzakta olan, görüşemediğim özlediğim insanlar var benim de sonuçta, telefon faturaları belimi büküyor öbür türlü.

Haziran 17, 2011

evrilerek devrilmek

din merkezli sosyal hayatın olduğu ülkelerde kadınlar hep ikinci plana itilir, ezilir, hor görülür; çünkü din kadını şeytanla (ya da bazı durumlarda hayvanlarla) bir tutar. önce erkek yaratılmış sonra onun kaburgasından kadın yaratılmıştır, bu bile kadının ikinci sınıf olmasını sağlayan bir inanıştır.
işin aslı erkeklerin kadınlardan çekiniyor olması. yalnızca fiziksel olarak üstünlükleri olması, diğer konularda ezemedikleri kadınları fiziksel olarak alt etmelerini getiriyor beraberinde. erkekler kadının zekasından, duygularından, cinselliğinden korktukları için; düşünmesini, hissetmesini, görünmesini engelleyerek üstün olmaya çalışıyorlar. ilkel toplumlarda fiziksel üstünlük erkeğin evine yemek getirmesini sağlarken şimdi kadının da çalışıp evine bakabilmesi çoğu erkeği rahatsız ediyor, elindeki tek üstünlüğün de alındığını görmek şiddet olarak dışarı yansıyor. yanındaki kadını ne kadar "aşağılık" hissettirirse kendisi o kadar "yüce" oluyor ve bunu islam aracılığı ile sağlamak çok kolay. önce babasının malı olan kadınlar daha sonra, baba tarafından uygun görülen bir başka erkeğin malı oluyor. diğer erkeklerden saklanıp, yeni sahibine tam hizmet etmesi halinde tüm görevini yerine getirip, kocasının da oluru ile cennet ödülünü kazanıyor.
peki korkulan bu özellikler bastırılmasa, kadınlar ezilmese ne olur?
düşünen bir kadın hataları görüp, aksaklıkları görüp düzeltmeye çalışır ve büyük olasılıkla başarır (örneğin fransız devrimi, 2002 venezuela devrimi)
kadınların duyguları erkekler tarafından abartılıp yanlış anlaşılır hep. kadın duygusaldır, sulu gözlüdür, merhametlidir, anaçtır evet ama damarına basıldığında herkesten daha serttir, acımasızdır. bununla ilgili bir kitap var (önce kadınları vurun - Eileen MacDonald); neden savaşlarda, çatışmalarda kadınların daha tehlikeli olduğunu anlatıyor.
en korkulan ise cinsellik. çünkü cinselliğin ayıplandığı, saklandığı, tabu olduğu toplumlarda gözü dönmüş erkekler gördükleri saç telinden, çıplak bir koldan, küçücük kız çocuklarının diz kapaklarından tahrik oluyorlar. aslında kadının elindeki en büyük silah gibi görünüyor cinsellik. bir erkeği parmağında oynatmanın yolu gibi geliyor insanlara o yüzden de üstünü örtüp kurtulmaya çalışıyorlar. işte bu aklı şeytanlığa çalışan, duygusal seks objelerini bastırmanın yolu arkana dini alıp cehennem korkusunu aşılamak.
çünkü iktidar olarak kadınları ne kadar avucunun içine alırsan onların yetiştirdiği erkekleri de o kadar elinde tutarsın, kadının kafasını ne kadar ezersen özgürlükleri o kadar sınırlarsın. türkiye'de dönüşümün başlangıcı, kadınları meşgul edecek bir konunun ortaya atılması oldu. türban. zorlama ile yapılan bir işlemin özgürlük olduğuna inandırılan kadınlar, örtünme özgürlüğü ile ilgilenirken ellerinden bütün özgürlükler alınmaya başlandı farkına varamadılar. "başını örttüğü için doktor olamayacak mı yani bu hanımlarımız" diyenler çıktı, aynı zamanda da erkekleri muayene edemeyen örtülü doktorlar.
eşitlik için mücadele edenlerin çoğu erkeklerden oluşmaya başladı ve sonra onlar da çekildi. sonra ortaya türbana özgürlük diye eylem yapan erkekler çıktı... "devrim kanlı mı olur kansız mı" lafının anlamı kalmadı çünkü türkiye'de "devrim" olmadı son 30 yılda "evrim" oldu.

Haziran 15, 2011

lanet olası federaller

zaten boktan bir pazardı, bir de behzat ç. yayınlanmadı. sandık görevlisi olup dünya kurtaracağımı sandığım için de ayrı sinirliyim. oy vermek ne zaman gerçekten işe yaradı ki saçma bir seçim için behzat'tan olduk? zaten seçim yapmadan %50 deseler ülkenin %50si bunu yerdi, geri kalanı sinirlenip otururdu. yaptığımız bu sonuçta hala...

Haziran 13, 2011

şeytana pabucunu ters giydirmek

öyle bir çakalsın ki şeytan gelse, şaşırtıp göd edersin.

biz küçükken sınıf başkanlığı seçimleri olurdu, "açık oy, açık sayım". adaylar tahtaya çıkar geri kalan el kaldırma usulü ile seçimini yapardı, herkes görürdü kim kimi istedi ve kimse sorun etmezdi kimin kime oy verdiğini. yakın arkadaşlar arasında belki bir iki sorun çıkardı neden bana oy vermedin diye ama o bile iki gün sürerdi en çok. "açık oy açık sayım" dürüstlüktü o yüzden, isteğini yüzüne karşı göstermekti, cesaretti, kişiliğini ortaya koymaktı. büyüdük, liseye falan geldik, gizli oy açık sayıma geçtik. başkan adaylarının ismi yazılıp toplandı, "sınıf öğretmenleri" oyları sayıp kimin başkan olduğunu söyledi. ilkinden farklı değildi bizim için, çünkü biz kimin başkan olmasını istediğimizi en yakın arkadaşımızın yüzüne söylemiştik. istemediğimize istemiyoruz demiştik. dürüst yetişmiş insanlar değişmez, dürüstlükten ödün vermez. ama sen kişilikle oynamaya başlarsan, dürüstlük yerine hayali değerler koyarsan, vicdan yerine hayali kahramanlar getirirsen sonuçta herkes yalancı olup çıkar. "ulan bana bu oyu siz ikiniz verdiyseniz benim oyum nerde" olur.

Haziran 11, 2011

İktidar gelin gibidir, kendine ortak istemez (Anonim)

teee 2003te oluşmuş bir internet memesi var. türkiye'de ünlenmesi, özellikle internetle pek işi olmayanların duyması yakın zamanda oldu ve tüm ülke olarak "anonymous" sözcüğünü doğru bir şekilde yazabilir olduk. türk insanına katkısı bundan fazla olmayacak büyük olasılıkla. çünkü anlı şanlı ayyıldız tim "ayağınızı denk alın" dedi bu hakctivistlere. türk internetine saldırmak öyle kolay değil sonuçta, bir kere kimsenin haddine değil çünkü komünizm gelecekse onu bile devlet getirir bu ülkede.
teknik olarak şurada biraz bilgi var. iyi mi kötü mü bilemedim, başkaldırı iyidir dedim, özgürlükleri kısıtlamanın karşısında durmak gerekir dedim. düşünce özgürlüğünün bile sınırsız olmadığını düşünen bir başbakanının olduğu bu ülkede "denize düşen yılana sarılır" (anonim) her daim geçerli olacak gibi...

Haziran 10, 2011

gri ankara

kaloriferin arkasında is olmasın diye; geçen yaz duvarları griye boyadım (griyiiiii çook seversin), şimdi duvar bölge bölge koyu gri ve açık gri şeklinde. bir duvarda irili ufaklı bi' sürü ayna var, o duvarı daha koyu gri boyamıştım keşke her tarafı öyle yapsaymışım diye düşünüyorum.

zaman

zaman çok çabuk geçiyor ama geçtikten sonra anlıyoruz. çok ilginç..

Aralık 18, 2010

ankara'nın halleri

ankara'mın 4 (dört) hali vardı eskiden. her mevsim çatır çatır yaşatırdı kendisini. öyle bir ilkbahar olurdu ki ağaçlar çiçekten yerlere değerdi. her sokakta çiçekleri birbirinin üstüne çıkan ağaçlar, mis gibi bir koku, üşütse mi ısıtsa mı bilemeyen güneşli bir hava... ilkbaharın rengi,kokusu, sesi olurdu. sabah kalkınca güneşin ışığından anlaşılırdı bahar olduğu.
sonra çiçekler yerlere serilir, hafif rüzgarla uçuşurdu. tam güneş yaz sarısına dönerken kırkikindiler başlardı. sabah güneşli öğleden sonra yağmurlu (ahmak ıslatan:))
yazın kuru bir sıcak ama güneşin geldiği yerde sıcaklardın, bir direğin küçücük gölgesi bile serin olurdu. yazdan nefret etsem de ankara'da güzel olurdu yaz bile.
yavaştan sararmaya başlardı her yer, yolda yürürken çıtır çıtır ederdi tüm sokaklar. kurumuş da sonra ıslanmış yaprak kokardı arada. bi soğuk bi sıcak bi serin bi ılık yaşarken birden gelirdi kuru ayaz (eşek donduran:)) pastırma sıcaklarından önce jilet gibi keserdi hava, sonra bi ilkbahar kokusu aniden, çok değil bi iki gün.
bembeyaz ankara kasım sonunda başlardı. küçükken dizim yere yakın olsa da en az benim dizime kadar gelirdi şehir merkezinin kar kalınlığı. bata çıka, dona dona, eller burun kıpkırmızı yuvarlanırdık karda. bi iki derece eğim bulduk mu poşetleri altımıza alıp kayardık savrula savrula. küresel ısınıyo muyuz yoksa buz çağına mı giriyoruz karar veremezken ankara bugün bu 4. halinde. kar yağıyor bu gece, öyle beyaz ki şehir!

Aralık 05, 2010

gereksiz ama önemli şeyler

bazı insanların karşılarında dart tahtası asılı durmamalı. ne kadar kendini tutmaya çalışsa da sonunda üstündeki sayıları toplayıp, çıkarıp, çarpıp hatta karesini alıp diğerine bölüp falan onların arasında bir bağlantı bulmak için beynini yakabilir. karşılıklı sayıların toplamından farklarını çıkarırsaaak...
insanların bulunduğu ortamlar çok yorucu olur; kanlı canlı insan olmasına gerek yok, diziler, filmler falan da aynı işi görür. her görünen elde 5 parmak olup olmadığını kontrol etmek baş döndürür. marilyn monroe'nün ayağında 6 parmak var!
tipografik bir tasarımda koyu/büyük/farklı yazılmış sözcüklerin ayrı bir cümle oluşturup oluşturmadığı, alttan alta bir mesajı olup olmadığı gibi araştırmalar yaparken, yazının tamamında ne yazdığı okunamayabilir.
binadaki merdiven sayısının gün içerisinde değişmeyeceğini bilmek, onları tekrar tekrar saymaya engel değildir. apartman girişindeki üç basamak bile önemli bu konuda. tek tek, çifter çifter, üçer üçer sayarak, sayma işlemine minik sürprizler eklenebilir. her katta 18 basamak olması ve bir adımda 4 basamak çıkamamak nedeniyle, hep de tam bölen sayılarla çıkılır o merdivenler. artan basamak yok, çok süper. bir katı tek tek, bir katı çift çift diğer katı da üç üç sayınca yorucu olur ama hala toplamda 57 basamak olduğunu bilmenin rahatlığı her şeye değer.
yazı yazarken bir sözcük değil beş sözcük bile önce bir yanlış yapıldığı fark edilince yazılmış olan tüm sözcükler silinerek geri gidilir ve düzeltme yapılıp hepsi yeniden yazılır.

bonus: bir internet sitesi içinde dolaşıldıktan sonra siteyi kapatırken önce anasayfaya dönülür ki ortalık dağınık kalmasın.

Aralık 03, 2010

sevgi saygı hoşgörü

insan sosyal hayvandır ya da insan politik hayvandır hatta insan düşünen hayvandır şeklinde sınıflandırmaların temel mesajı sonuçta insanın hayvan olması.
insanda içgüdü yoktur diyerek hayvandan ayırmaya çalışanlar olsa da -var olan içgüdülerin içdürtü olarak kabulü- bildiğin hayvanız işte. yaşamak için öldüren hayvandan daha hayvan olarak zevk için de öldürüyoruz örneğin ya da güce tapan yanımızla, sürünün en güçlüsünün çevresinde dört dönen kurtlar gibiyiz. eşek diyince alınıp aslan diyince böbürlenen özenti hayvanlarız.
sosyalleşme sonucunda yaşadığımız toplulukta bazı değerler oluşturmuşuz, saygı ve hoşgörü gibi, sevgi de belki sadece insan topluluklarına aittir bilemiyorum. ama kendi oluşturduğumuz bu toplumsal değerleri bile bilmeden kullanıyoruz, öğretildiği gibi yani ezberlediğimiz gibi.

akrabanı sevceksin; kan bağın var.
büyüğüne saygı duyacaksın; senden çok şey biliyor.
çevrendekilere hoşgörülü olacaksın; birlikte huzurlu yaşamak için.

sevmekle ilgili sorunum sevginin içinden gelmesi. sırf kan bağım var diye bana zarar veren bi insanı neden seveyim ki? hatta zarar vermesine bile gerek yok sevmek için neden bulamıyorsam neden seveyim? "sevgi anlaşmak değildir nedensiz de sevilir" melodisi eşliğinde düşünüyorum bu dediklerimi. nedensiz sevgi mi olur yahu? nedensiz olsaydı herkesi severdik. sonuçta bence kimse kimseyi sevmek zorunda değildir, sevmek için nedeni yoksa ya da sevmemek için nedeni varsa, kendine mantıklı gelen, kendine göre doğru olan bir neden.

saygı duymakla ilgili sorunum saygının karşındakinden kaynaklanması. bende saygı uyandırmayan birisine neden saygı duymalıyım? her insan saygıyı hak eder lafına katılmıyorum. o zaman gerçekten saygın olanların değeri düşmez mi? lise öğretmenlerimden ikisi arasında böyle bir kıyaslama yapıyorum. birisi öğretmenlik adına bana hiç katkı sağlamamış, sadece üst olmasını kullanarak öğrencileri susturmuş müdür yardımcımız diğeri her birimize ayrı değer verip bizimle yararlı bir ilişki sağlamaya çalışmış olan tarih öğretmenimiz. ikisine de saygı duysam tarih öğretmenime haksızlık olmaz mı bu?

hoşgörü aralarında en zor olanı bence. birçok insanın en zorlandığı konu. "düşünceme saygı duymak" değil de "ona dünyanın en yanlış şeyiymiş gibi gelen düşünceyi" hoşgörüyle karşılamak zorluyor insanları. insanların en sık kullandığı laf "tamam, saygı duyuyorum ama..." yani diyor ki "saygı duyuyorum tamam ama bi siktir git öyle şey mi olur?" hoşgörülü olmak için saygıyı bi adım aşmak gerekiyo galiba, düşünceme saygı duymasından çok ona göre yanlış olmasına rağmen hoşgörülü olması önemli sanırsam. böylece ben farklı düşünüyorum diye içinden beni öldürmek geçmez. yani bence. tam da bilemedim şimdi ama öyle gibi geldi...