Kasım 30, 2010

paranoid android


çok ciddi bir insan olsam ve ciddi bir blog tutsam wikileaks ile ilgili çeviriler, yorumlar, diplomatik yaklaşımlar gibi sayfalarca yazı yazardım şimdi ama neyse ki diplomatik bilincimin tamamını okulu bitirince mülkiye'min bahçesindeki inek heykelinin dibine gömdüm.
bu sızdıran adamlar iki gündür bir takım çok gizli, gizli, sınıfsız vs belge yayımlıyor ve abd dışişlerinin elçiliklerle olan iletişiminde, elçiliğin bulunduğu ülkedeki bazı gizli kapaklı işleri ortaya koyuyor. yani aslında çoğu gizli olmasına rağmen pek de bilinmeyen şeyler değil ama olayın kilidi bunun rapor olarak sunulacak kadar gerçek olması. bizim kahve geyiklerinden farklı olmasa da koca diplomat olaydan bahsetmiş, boru mu?
belgelerin bir kısmını http://wikileakstr.blogspot.com/ türkçeye çevirmiş. dünya ayağa kalktı dün geceden beri. türkiye'de ne oldu? bazı gazeteler başbakanı övmek için yeni mecralar buldu, bazı insanlar liderlerin lakaplarını duydu, bir kısım yaratık "aman da pek önemli ülkeyiz bak bizden bahsediyorlar" diye keyiflendi ve ülkenin büyük çoğunluğu ne olduğunu bile anlamadı. amerikanın oyunu bunlar diyenlerle bak amerika bizden korkuyo diyenler halı saha için takım kurup akşam maça çıktılar. zorla kaleci yapılan birisi şutları karşılamakta güçlük çekmesini "ama ben kalede iyi değilim" diye açıkladı falan.
hilary clinton, berlusconi, der spigel vs vs olayı ciddiye alıp bununla ilgili yorum, toplantı vs yaparken çok bilen türk adamı "olm amerika var lan arkasında, kendi istemediği şeyi yayınlatır mı onlar" dedi.
türkiye, wikileaks'in eteğindeki taşları dökmesini beklerken, beyaz saray "abi valla doğru" dedi.
komplo teorisine komple yatkın bir millet olmak böyle bişi işte.
isviçrede 8 banka hesabı, seçim yatırımının karşılandığı yer burası deniyor; adam ingilizlere bilmemne medyanın kağıtlarını satın, bitecek yakında dedi deniyor; hükümetin bir adamı diğeri için amerikaya "tehlikeli bu adam" dedi deniyor; biz diyoruz ki "komple bunlar, amarikan oyunu"

marvin öpsün hepimizi, belki zeka kırıntısı bulaştırır

Kasım 20, 2010

köpek beslemek

yaklaşık bir hafta önce köpek almaya karar verdik. araştırmalar son hız devam ediyor. erkek olacak, yavşak olmayacak, tüy sorunu yaşamayı pek istemiyoruz.
hayalimiz bir dogo argantino:

kaslı, yakışıklı, güçlü... ama evde beslemeye uygun değil ve eğitimi zor.
kocam biraz manyak köpek sevdiği için boxer istiyor:

ben pek sevmem boxer ama dogo'dan daha (azıcık daha) eve uyumlu ve küçük.
asıl köpek kangal ya da akbaştır diyorum aslında:

ama otlatacak koyunlarımız ve bize saldıran kurtlar olmadan kangal beslemek çok kolay değil.

son olarak brittany diye bir av köpeği buldum. ben çok sevdim kendisini:

av köpeği, evde yaşayabiliyor. orta boy bir köpek, eğitilebilir. ailesine sadık, orta derecede korumacı. yeterli egzersiz sağlandığında apartman hayatında sorun çıkartmıyor. tüy bakımı zor değil.

araştırmalar devam ediyor...

Kasım 12, 2010

back to the past

kadınların klasik bunalımdan kurtulma hareketi olarak gösterilen kuaföre gidip saç değiştirme faaliyetini kuzenin düğünü nedeniyle aradan çıkarttım geçenlerde. duvarda gördüğüm bir afişte fön çekilmiş hali süper olan saç şeklini yaptırmak konusundaki inadım, canım kuaförümün önüne geçemeyeceği bir istek halini aldı. fönlü hali insana benzeyen bu saç kesimini yaptırdım.
kendi çapında bir merinos koyunu olduğum için fön çektirmediğim zamanlarda aynaya bakınca fonda hafif bir müzik başlıyor... amerika kanyonlarını görür gibi oluyorum. müzik hafiften hızlanıyor ve aynaya bakarak şu sözler dökülüyor ağzımdan
"i wake up in the morning
and i raise my weary head
i got an old coat for a pillow
and the earth was last night's bed
i don't know where i'm going
only god knows where i've been..."

Ekim 21, 2010

çok amaçlı koltuk tasarımı

karim rashid'in karimsutra serisi sex pozisyonları koltuğunu gördüm, beğendim. paylaşmanın güzelliğini (çünkü mutluluk paylaştıkça artar, üzüntü paylaştıkça azalır) kreşte öğrenmiştim, uygulama alanı buldukça uyguluyorum

burada en sağ alttaki grup olayına dikkat çekmek isterim



Eylül 24, 2010

aşık mahsuni şerif aranıyor!

abd - türkiye basketbol maçı sonrası cbabdullahgul ve bir dünya markası rte yuhlandı malum.
bunun üzerine; süper özgürlükçü, aşırı demokrasi yanlısı, şiir yüzünden hapiste yatmış olmayı ülkesine yakıştıramayıp tüm profesörlerin, gazetecilerin falan yok yere hapislere atılmasına göz yuman ®te, yuhlayanların koltuk numaralarından kimliklerinin tespit edilmesini de demokratik bir gereklilik olarak görüyor sanıyorum.
gerçi bu yuhlama olayı eleştirildi epey, yok uluslar arası bir turnuvada türkiye cumhuriyetini temsil eden kişiler nasıl yuhlanırmış vs. diyenler oldu ama tepki göstermenin alanı mı olur? ben bu adamların beni temsil etmesini istemiyorum ki beni temsil ettikleri alanda yuhlamaktan kaçınayım di mi?
yuh sözcüğünün yasaklanması aşamasına geldiğimiz zaman, aşık mahsuni'nin de gıyabında yargılanacağını düşündüğüm için zamanımız varken bu güzel türküyü dinleyelim canlar: selda bağcan'dan geliyor "yuh yuh"

Eylül 12, 2010

Ağustos 19, 2010

halk oylaması

ne oylanacağını bilmeden, anayasada şu anda neler olduğunu bile bilmeden bu oylamada oy kullanacak olan halk ile ilgili hep tartışmalar olur ülkede. benim oyumla çobanın oyu bir mi denir, göbeğini kaşıyan adam denir, olay çıkar vs.
şimdi referandum (neden türkçesi kullanılmıyorsa) tartışmalarında evet diyecek adamların hep demokratikleşme, özgürleşme, askeri anayasadan kurtulma gibi laflar var ağzında. tekrar tekrar okuyorum oylanacak olan metni, bulamıyorum bu lafların karşılığını, yanlış bir metin mi okuyorum ben?

Ağustos 11, 2010

bira göbeği

erimiyor bir türlü yahu. erimesi için birayı bırakmak gerektiğini duymuştum ama benim için daha fazla kilo demek birayı bırakmak. çünkü rakıyı yanında en az 5 çeşit meze olmadan içmem, şarap desen peynir, salatalık, domates, salam olacak yanında..
bir de bu sıcakta serin serin pek güzel gidiyo meret. bütün gün sıcaktan pişip eve dönünce ilk yudumda resmen "cosss" diye ses çıktı varsın göbek yapsın, bol kıyafetle halledilir canııımm :)

Temmuz 30, 2010

311,15 kelvin

ankara'daki anlamsız sıcağı anlatmaya artık santigratlar kifayetsiz. yaşanan bunalımı yüzlerce derece ile ifade etmek için ben kendi çapımda kelvin'e geçtim.
pazar günü daha da sıcak olacağını duymuş olmanın üzüntüsü ile insan evrimi konusunda yeni bir öneri yapmaya karar verdim. bundan sonra insan türü 30° ile 10° arası ısıyı (celsius) hissedecek şekilde evrimleşerek aşırı sıcak ve soğuktan muaf olmalı.

Temmuz 25, 2010

iq

bi sürü para verip aldığın bir eşyayı yakıp dumanını soluyarak kanser olma riskini anormal derecede artıracaksın ama yine de sürekli gidip alıp yakıp dumanını havaya salarak bu şeyi tüketeceksin dendiği zaman sigara içmenin aptallığı nasıl da insanın yüzüne vuruyor. aptallığa bakar mısın, para veriyorsun, yakıp yok ediyorsun ve bu arada vücuduna inanılmaz zarar veriyorsun. hiçbir hastalık olmasa bile nefes darlığı başlıyor, merdiven çıkınca kalbin kulaklarından fırlıyor, ağzının kokusu bok gibi oluyor, koku alma duyusu köreliyor ...
tüm sigara tiryakilerinin en büyük umudu kansere çözüm bulunması sanırsam. sigarayı bırakayım demeyip tıp buna bir çare bulmalı diyen manyaklar olarak pm ya da jt'nin kârlarını katlayarak organlarımızı çürütüyoruz.
yardım çığlığı mı bu acaba :)
yazan: sigarayı bırakamayacak kadar iradesiz bir insan

Temmuz 23, 2010

dünyanın en yorgun elmyrası

hem değişiklik yapmadan oturamadığım için hem de sigara içilen bir salonumuz olduğu için badana yaptım dün. şu anda ayak serçe parmağımın kasları bile hamlamış durumda ve acı içinde kıvranırken muhteşem salonumuzda dinlenmeye çalışıyorum. duvara saat yapmak için malzeme araştırcam ama ayağa kalkmak dünyanın en zor işi.

Temmuz 12, 2010

benim için kpss neyse

hollanda için dünya kupası odur. hemen hepsine katılıyoruz, herkes büyük beklentiler içine giriyor ve genelde finalde s.ki tutuyoruz. hollanda, türkiyede yaşasa devlet memuru olamazdı demek ki.
bu arada ben kpss'ye yine girdim, hollandanın aldığından farklı bir sonuç beklemiyorum. amsterdamda yaşamayı hak ediyorum artık, alın beni yaa

Temmuz 01, 2010

once upon a time in time

yaya olarak ya da bir araçla yol alırken karşı yönden gelen başka bir hareketliyi görmeye çalıştığım, onunla ilgili bir ayrıntı gözüme takılıp da emin olmak için incelemek istediğim anda ikimizin tam ortasına bir ağaç ya da ortalama genişlikte bir sütun girer; karşılıklı ilerleme hızımız, uzaklığımız ve bakış açım itibari ile tam olması gerektiği yerde olan bu engel kocaman insanı hatta eşek kadar arabayı görmemi mükemmel şekilde engeller. işte bu sadece bana oluyor olamaz, herkesin başına geliyor olduğundan eminim.
aslında iğrenç espri diye hakir gördüğümüz bazı durumların gerçek olduğunu bu yolla anlıyorum. örnek olayın iğrenç esprilerdeki yansıması ise "sen hiç ağacın arkasına saklanmış bir fil gördün mü" sorusudur. göremediğimize göre iyi saklanmıştır. demek ki yalnız değilim.

bununla birlikte, sadece kendimde olduğunu düşündüğüm bazı durumların yaş ilerledikçe aslında birçok kişide olduğunu öğrenmek yıktı beni. böyle bitanecik, farklı; siz nasıl diyor, "unique" bir insan sanıyordum kendimi küçükken. sadece ben yatarken hayal kurardım, kaldırım taşlarının çizgilerine basmayan benden başka insanlar yoktu, evde yalnızken kendi kendine konuşan tek insandım dünyada... büyümek hiç güzel gelmedi bana diğer insanlardan farksızlaşmaya başladığım için. sonra sonra farkımı koydum ortaya orası ayrı.

bir de buluşlar yapardım, her alanda mucit bir çocuktum. örneğin beddua diye bir sözcük bulmuştum, şimdi bazılarına tanıdık gelebilir ama küçükken ben bulmuştum bu insanlara kötülük eden dua sözcüğünü. hatta biraz büyüyünce insanların söylediğini duyup yaşadığım travmayı atlatamamış olabilirim.

kiremit tozu karışımlı güzellik maskesi formüllerim vardı küçükken şimdi kille yapılıyor bu maskeler. kesinlikle benden çalınan bir formül. biraz erken davransam çok pis zengin oluyormuşum amk.

*başlığı süprüz şarkıya bağladım, her yere şarkılar koydum, kendimce eğlendim

Haziran 25, 2010

ad aktarmak

markaları ürün genelinin ismi olarak kullanmayı yadırgamadığı gibi aslında o ürünlerin kendine ait birer isimleri olduğundan bile bihaber insanlar var bu topraklarda. ağız alışkanlığı olarak hepimiz kağıt mendile selpak diyor olabiliriz (Almanya'dan gelen Türkler için "tempo") ama "gilette" markasının (markaya referans vererek bile olsa) tıraş bıçağı tanımı ile tdk sözlüğüne girmesi nedir? Markaların böyle isimleşmesi bir pazarlama başarısı mıdır yoksa Türk insanına özgü bir davranış mıdır bilemiyorum, hiç araştırmadım ama örnekleri o kadar fazla ve alanı o kadar geniş ki bu anlam ve ad aktarımlarının, yalnızca bize özgüymüş gibi geliyor bana. sana yağ, cif, vim, walkman, neskafe, şaşal, orkid, uhu, pimapen, vileda, omo...
bunun yanında aktarılan başka şeyler, birbiri ile karıştırılan alakasız kavramlar da var elbette. herhangi bir eylemde dükkan camlarını kıran, kaldırım taşlarını söküp fırlatan, otobüs duraklarını boyayan ya da heykelleri, bankları tahrip eden kitleler "anarşik" tipler olarak yerleşmiş dilimize. anarşizmi tam olarak bilmeyen ya da bilse de işine gelmeyen kişiler bu tip vandallıkları anarşizm olarak adlandırıp koskoca bir felsefeyi barbar bir ırka indirger. her türlü otoritenin ve hiyerarşinin karşısında duruş olan, birilerinin diğerlerini yönetmesinin saçmalığını vurgulayan ve siyasilerin, din adamlarının, yöneticilerinin karşısında gönüllü olarak bir arada yaşayan toplumun gül gibi geçinip gidebileceğini savunan bir görüşü; yakıp yıkmakla, insanların can ve mallarına zarar vermek istemekle ve ipe sapa gelmez, cahil kültürsüz barbarlar olmakla suçlamak yapıştırıcıya uhu demekten çok daha farklı ve art niyetli bir davranıştır.


soru şu: anarşizmin ütopya olması, insanların kuralsız ve otoritesiz yaşayamayacak kadar aciz olması anarşizm görüşünü mü kötü yapar basiretsiz insanlığı mı?

sonuç şu: selpaktan yola çıkıp sosyal sonuçlar elde edilebilir

Haziran 02, 2010

ketçap

bizim oralarda bi laf vardır, arayı kapatmak manasında, catch up derler. (baba tarafından güney dakotalı olmak) son zamanlarda günün 16-17 saatini çalışarak geçirince; memlekette neler olmuş, dünya nereye gidiyor, ilgi alanım olarak gelişmiş bazı aktivitelerde durum nedir gibi insan olduğumu hatırlatan uğraşlarımdan geri kalmışım. hangi biriyle arayı kapatacağımı bilemeden saldırdım her birine.
1. siyasi-askeri-insani olanları elimden geldiğince takip etmişim, bilgim dışında yeni bir gelişme olmamış (tüm dakotalılar huzur içinde uyuyabilir). gerekli alanlarda, tavrıma uyan tepkileri de vermişim ama çözüme yönelik girişimler konusunda zamanım olmadığı için eksik kaldım. hatırlatma notlarım arasında en başa koydum. * çözüme yönelik fikirlerini, bu fikirlere değer verecek ve uygulama konusunda güvenebileceğin kişilerle paylaş.
2. koskoca bir dönemin kısacık bir görüntü ile bitip de, "ölmeden gitmeyecek zaar, ömürleri de uzun bunların" diye düşündüğüm baykal'ın gitmesi ile chp'de üye patlaması yaşanmasına ne demeli? ilçe örgütlerinde birikmiş üyelik başvuruları, internette coşmuş kitleler, seçim anketlerinde birinci çıkan chp... uuu beybi güzel bi hareketlenme oldu bende.
3. Roland Garros başlamış da bitiyo, fedex'im elenmiş daha çeyrek finale gelmeden, nadal yine it gibi koşuyor sakatlık bi'şey eksiltmemiş. fransız seyircisini sevmediğimi söylemeden geçemem bunu. genel bir gıcıklığım da olabilir, ırkçı olmadığımı düşünsem de arada fransızlara kıl olurum ben böyle.
4. yılın ortası olmuş da dünya kupası başlıyor. bugün fark ettim neredeyse bir haftaya başlayacağını, hemen fikstürü aldım elime. yaptığım hesaplar doğrultusunda hollanda (ki benim turnuvalarda yaptığım bütün hesaplar doğrultusunda hollanda) şampiyon olur. bu kez bi olun be, noolur. elimdeki hesaplara göre yarı finalde arjantini yenecek olmaları içimi biraz burktu ama messi mi robben mi dediğimde (van basten'in yerini van nistelrooy ile doldurmuştum, onun yerini de van persie ile doldurdum ama messi'yle kıyaslayacak kadar kör hayran da değilim) düşünüyorum ister istemez, çünkü söylemesi ayıp ama ben robben'i messi'den fazla seviyo olabilirim :)
5. sinemalar film dolmuş, elm sokağını yeniden çekmeye cesaret etmelerine bile önyargılı yaklaşmış bir freddy hayranı olarak inatla yorumları okumuyorum, kendi gözlerimle görmeliyim diyerek. gülmekten öldüren robert englund'un zeki, espirili, süper karakterini bozmamış olmalarını diler, yeni filmin güzel olmuş olmasını umar, wes craven'ın gözlerinden öperim.

Mayıs 04, 2010

kişisel gelişim

kişisel gelişim diye başlık yazıp taslaklara kaydetmişim, ne düşünüp de yazmışım, kişiliğimi geliştirme konusunda bir boşluk mu hissetmişim hayatımda bilemedim. kişisel gelişim adı altında saçma sapan kitaplar yayınlanıyor, hayatını düzene sokmak, iş yerindeki hal ve hareketler ile iş arkadaşlarını kendine hayran bırakmak, patronu kıvamına getirip gözde eleman olmak, aşk hayatında ipleri elinde tutmak vs. vs.
30 yaşına gelmiş adama bu kitaplarla insanlık mı öğretilir, ilişki mi anlatılır? bunu yazan psikolog kişisi kendi hayatında ne kadar başarılı ayrıca? güzellik merkezi sahibi cildi bozuk, çirkin kadınlar olur ya güzellik tavsiyeleri verirken cildindeki oyukları sayarsın elinde olmadan ya da sigara içen dahiliye uzmanı, ciğer röntgeninden dersler verir de arada hırıl hırıl nefes alır...
beni tanımayan, çevremi bilmeyen, ailemi görmemiş, hayatımla ilgili en ufak bilgisi olmayan bir psikolog nasıl bana kişilik dersi verir, aklım almıyor.
böyle küçük şeyler'i sorun etmek ikili ilişkilerinizde sorunlara yol açabileceği gibi partnerinizin sizinle ilgili düşüncelerinde kararsızlıklara, güvensizliklere de neden olabilir. kendinizden emin davranışlarınız çevrenizde takdir toplamanıza, arkadaşlar arasında sözüne güvenilen bir kişi olmanıza yardımcı olacaktır. (uuuu, şimdi grubumun lideri olabilirim)

Mayıs 02, 2010

Quija Board

küçükken tepsi içine, üstüne harfler, rakamlar, evet ve hayır yazan kağıtlar hazırlayıp; kahve fincanının içine dualar okuyup ruh çağırmıştık kuzenlerle. parmaklarımız ters duran fincanın üzerinde, gelen ruha sorular sorup, fincanın tek tek harfleri gezerek yazdıklarını okurken birden ışık söndü ve odanın kapısı yavaşça, gıcırdayarak açılmaya başladı.
en büyüğümüz 12 yaşındaydı o zaman. çığlıklar atarak, ağlayarak birbirimize sarıldık, annemin "kemal, korkudan öldüreceksin çocukları" diyen sesini duyana kadar. deli babam gerçekten korkudan öldürecekti küçücük çocukları.
yıllar sonra discovery'de hayaletlerle ilgili bir belgesel izledim. aslında hayaletlerin olduğu, insanları rahatsız ettiği gerçek olaylar diye gösterilen bu seride, evinde bazı gerçeküstü olayların olduğunu iddia eden insanların bu olaylardan rahipler aracılığı ile kurtulmasını anlatıyordu. bir nevi "The Exorcist". (bir de el kamerasıyla çekilmiş paranormal activity var) bu tip hikayelere inanan insanlar için bedenimizin içinde yaşayan bir ruh var, ölümsüz. bizi kıyamette temsil edecek ve onun üzerinden ceza ya da ödül belirlenecek ve benim ruhum epey rezil olacak oralarda maalesef, sürekli cezaya maruz kalarak :)

neyse laf aramızda aslında ruh diye bişi yok

Mayıs 01, 2010

katmerli mesai

resmi tatil ya da hafta sonu fark etmeksizin ankaralılara hizmet veren biricik firmam, hafta sonuna denk gelen resmi tatili de elbette ki sallamayacaktı.
işçi bayramının ülkemizde yalnızca memurlara tatil olması, özel şirketlerde sömürülen biz kölelere mesai-ek ücret-prim şeklinde dönmemesi ve iş yerinizin bulunduğu çevrede çalışan işçilerin "ne işimiz var solcuların gününde" diyerek üstüne tuz biber olması ömürden ömür yemez mi?
bir insan kendi hakkının savunulmasına bile karşı çıkar sonra da yoksulluk hatta açlık sınırının altında bir hayata mahkum kalırsa kimin elinden ne gelir ki? liberalizmi ve kapitalizmi kapital sahiplerinden fazla savunan emekçilerin yaşadığı, seçimlerde seçme hakkını kömüre satan sağ görüşlü varoşların sözünün geçtiği, solcu -demeye bin şahit- tek partinin ortanın solundan da daha sağa kaydığı ve zaten solun elit kesime küçülüp zenginlerin elinde kaldığı bir sistem ideolojileri alt-üst etmekten başka ne işe yarar ki?
dine tepki olarak doğmuş milliyetçiliğin ve bu görüşü savunan kesimlerin dine sarılmış olmaları da ayrıca bir inceleme konusu zaten. 2010 yılında orta çağı yaşayan, hatta daha orta çağa girememiş bir ülkede feodalitenin baştan kurulup, sonra yıkılıp sonra da demokrasinin doğal süreci ile gelmesi dışında seçenek kalmadı mı ne?

Madam butterfly*

Kahraman deyince hep kelli felli, varlıklı, olgun adamlar geliyor ya insanın gözüne; bu imajı yıkmak için sivilceli ergenden seçilmiş, maddi durumu kötü bir süper kahraman ihtiyacı doğdu dünyada. Örümcek adam bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmış aslında ezik ve mahçup bir kişilik olarak eleştiri konusunda çok da acımasız olamayacağım bir kahraman. İnsanın içi el vermiyor sefalet içinde yaşayan, gariban bir arka mahalle çocuğuna laf etmeye. Daily Bugle’a kendi fotoğraflarını satarak ünlenmesi ve kendi kahraman kimliği aracılığıyla para kazanması her ne kadar iki yüzlülük olsa da MJ’e olan aşkı ile kendisini affettiriyor. Kıyamıyorum resmen yahu, varsın iki yüzlü olsun. Superman ve batman kadar olamaz ya.

*Coupling’te öpüşme müziği olarak madam butterfly’ı hayal eden zavallı sally’nin hazin sonu için tıklayın.

Nisan 25, 2010

72 - batman

thomas'tan olma nancy'den doğma bruce wayne adlı zengin insanın, kendisini kahraman ilan etmesi üzerine gotham city'de yaşanan bazı olayları konu alan bu çizgi roman (tim burton'dan daha başarılı filmleştiren olmadı, olamaz) batman rumuzlu bu burjuva'nın sevimli gösterilmeye çalışılmasından başka bir hikaye olamadı gözümde. batmobile'in arkasına "hayvanım ama para bende" yazsa yadırgamam bu şahsı. Joker'in karizması, Penguen'in sevimliliği, Twoface'in insanlığı, Poison Ivy'nin dürüstlüğü(:P) karşısında, bruce'un tamamen halkı kandırmaya yönelik gösterileri zaten batman'in neden gotham'da sevilmediğini açıklar hepimize. batman'in fedakarlık yapıp suçları üstlenmesi ve kötü adam gibi görünüp yüreğimizi dağlaması ise tamamen kendi egosu ile ilgilidir, beni zerre bağlamaz. o kadar paran var, ne diye hayatını tehlikeye atarsın be adam. ananı babanı öldüren joker kadar zeki olmadan, yeşil dolarlarına güvenip de kahraman donu giymeyeceksin.

gelecek bölüm: örümceğe kendini ısırtıp kahraman olmak