ne oylanacağını bilmeden, anayasada şu anda neler olduğunu bile bilmeden bu oylamada oy kullanacak olan halk ile ilgili hep tartışmalar olur ülkede. benim oyumla çobanın oyu bir mi denir, göbeğini kaşıyan adam denir, olay çıkar vs.
şimdi referandum (neden türkçesi kullanılmıyorsa) tartışmalarında evet diyecek adamların hep demokratikleşme, özgürleşme, askeri anayasadan kurtulma gibi laflar var ağzında. tekrar tekrar okuyorum oylanacak olan metni, bulamıyorum bu lafların karşılığını, yanlış bir metin mi okuyorum ben?
Ağustos 19, 2010
Ağustos 11, 2010
bira göbeği
erimiyor bir türlü yahu. erimesi için birayı bırakmak gerektiğini duymuştum ama benim için daha fazla kilo demek birayı bırakmak. çünkü rakıyı yanında en az 5 çeşit meze olmadan içmem, şarap desen peynir, salatalık, domates, salam olacak yanında..
bir de bu sıcakta serin serin pek güzel gidiyo meret. bütün gün sıcaktan pişip eve dönünce ilk yudumda resmen "cosss" diye ses çıktı varsın göbek yapsın, bol kıyafetle halledilir canııımm :)
bir de bu sıcakta serin serin pek güzel gidiyo meret. bütün gün sıcaktan pişip eve dönünce ilk yudumda resmen "cosss" diye ses çıktı varsın göbek yapsın, bol kıyafetle halledilir canııımm :)
Temmuz 30, 2010
311,15 kelvin
ankara'daki anlamsız sıcağı anlatmaya artık santigratlar kifayetsiz. yaşanan bunalımı yüzlerce derece ile ifade etmek için ben kendi çapımda kelvin'e geçtim.
pazar günü daha da sıcak olacağını duymuş olmanın üzüntüsü ile insan evrimi konusunda yeni bir öneri yapmaya karar verdim. bundan sonra insan türü 30° ile 10° arası ısıyı (celsius) hissedecek şekilde evrimleşerek aşırı sıcak ve soğuktan muaf olmalı.
pazar günü daha da sıcak olacağını duymuş olmanın üzüntüsü ile insan evrimi konusunda yeni bir öneri yapmaya karar verdim. bundan sonra insan türü 30° ile 10° arası ısıyı (celsius) hissedecek şekilde evrimleşerek aşırı sıcak ve soğuktan muaf olmalı.
Temmuz 25, 2010
iq
bi sürü para verip aldığın bir eşyayı yakıp dumanını soluyarak kanser olma riskini anormal derecede artıracaksın ama yine de sürekli gidip alıp yakıp dumanını havaya salarak bu şeyi tüketeceksin dendiği zaman sigara içmenin aptallığı nasıl da insanın yüzüne vuruyor. aptallığa bakar mısın, para veriyorsun, yakıp yok ediyorsun ve bu arada vücuduna inanılmaz zarar veriyorsun. hiçbir hastalık olmasa bile nefes darlığı başlıyor, merdiven çıkınca kalbin kulaklarından fırlıyor, ağzının kokusu bok gibi oluyor, koku alma duyusu köreliyor ...
tüm sigara tiryakilerinin en büyük umudu kansere çözüm bulunması sanırsam. sigarayı bırakayım demeyip tıp buna bir çare bulmalı diyen manyaklar olarak pm ya da jt'nin kârlarını katlayarak organlarımızı çürütüyoruz.
yardım çığlığı mı bu acaba :)
yazan: sigarayı bırakamayacak kadar iradesiz bir insan
tüm sigara tiryakilerinin en büyük umudu kansere çözüm bulunması sanırsam. sigarayı bırakayım demeyip tıp buna bir çare bulmalı diyen manyaklar olarak pm ya da jt'nin kârlarını katlayarak organlarımızı çürütüyoruz.
yardım çığlığı mı bu acaba :)
yazan: sigarayı bırakamayacak kadar iradesiz bir insan
Temmuz 23, 2010
dünyanın en yorgun elmyrası
hem değişiklik yapmadan oturamadığım için hem de sigara içilen bir salonumuz olduğu için badana yaptım dün. şu anda ayak serçe parmağımın kasları bile hamlamış durumda ve acı içinde kıvranırken muhteşem salonumuzda dinlenmeye çalışıyorum. duvara saat yapmak için malzeme araştırcam ama ayağa kalkmak dünyanın en zor işi.
Temmuz 12, 2010
benim için kpss neyse
hollanda için dünya kupası odur. hemen hepsine katılıyoruz, herkes büyük beklentiler içine giriyor ve genelde finalde s.ki tutuyoruz. hollanda, türkiyede yaşasa devlet memuru olamazdı demek ki.
bu arada ben kpss'ye yine girdim, hollandanın aldığından farklı bir sonuç beklemiyorum. amsterdamda yaşamayı hak ediyorum artık, alın beni yaa
bu arada ben kpss'ye yine girdim, hollandanın aldığından farklı bir sonuç beklemiyorum. amsterdamda yaşamayı hak ediyorum artık, alın beni yaa
Temmuz 01, 2010
once upon a time in time
yaya olarak ya da bir araçla yol alırken karşı yönden gelen başka bir hareketliyi görmeye çalıştığım, onunla ilgili bir ayrıntı gözüme takılıp da emin olmak için incelemek istediğim anda ikimizin tam ortasına bir ağaç ya da ortalama genişlikte bir sütun girer; karşılıklı ilerleme hızımız, uzaklığımız ve bakış açım itibari ile tam olması gerektiği yerde olan bu engel kocaman insanı hatta eşek kadar arabayı görmemi mükemmel şekilde engeller. işte bu sadece bana oluyor olamaz, herkesin başına geliyor olduğundan eminim.
aslında iğrenç espri diye hakir gördüğümüz bazı durumların gerçek olduğunu bu yolla anlıyorum. örnek olayın iğrenç esprilerdeki yansıması ise "sen hiç ağacın arkasına saklanmış bir fil gördün mü" sorusudur. göremediğimize göre iyi saklanmıştır. demek ki yalnız değilim.
bununla birlikte, sadece kendimde olduğunu düşündüğüm bazı durumların yaş ilerledikçe aslında birçok kişide olduğunu öğrenmek yıktı beni. böyle bitanecik, farklı; siz nasıl diyor, "unique" bir insan sanıyordum kendimi küçükken. sadece ben yatarken hayal kurardım, kaldırım taşlarının çizgilerine basmayan benden başka insanlar yoktu, evde yalnızken kendi kendine konuşan tek insandım dünyada... büyümek hiç güzel gelmedi bana diğer insanlardan farksızlaşmaya başladığım için. sonra sonra farkımı koydum ortaya orası ayrı.
bir de buluşlar yapardım, her alanda mucit bir çocuktum. örneğin beddua diye bir sözcük bulmuştum, şimdi bazılarına tanıdık gelebilir ama küçükken ben bulmuştum bu insanlara kötülük eden dua sözcüğünü. hatta biraz büyüyünce insanların söylediğini duyup yaşadığım travmayı atlatamamış olabilirim.
kiremit tozu karışımlı güzellik maskesi formüllerim vardı küçükken şimdi kille yapılıyor bu maskeler. kesinlikle benden çalınan bir formül. biraz erken davransam çok pis zengin oluyormuşum amk.
*başlığı süprüz şarkıya bağladım, her yere şarkılar koydum, kendimce eğlendim
aslında iğrenç espri diye hakir gördüğümüz bazı durumların gerçek olduğunu bu yolla anlıyorum. örnek olayın iğrenç esprilerdeki yansıması ise "sen hiç ağacın arkasına saklanmış bir fil gördün mü" sorusudur. göremediğimize göre iyi saklanmıştır. demek ki yalnız değilim.
bununla birlikte, sadece kendimde olduğunu düşündüğüm bazı durumların yaş ilerledikçe aslında birçok kişide olduğunu öğrenmek yıktı beni. böyle bitanecik, farklı; siz nasıl diyor, "unique" bir insan sanıyordum kendimi küçükken. sadece ben yatarken hayal kurardım, kaldırım taşlarının çizgilerine basmayan benden başka insanlar yoktu, evde yalnızken kendi kendine konuşan tek insandım dünyada... büyümek hiç güzel gelmedi bana diğer insanlardan farksızlaşmaya başladığım için. sonra sonra farkımı koydum ortaya orası ayrı.
bir de buluşlar yapardım, her alanda mucit bir çocuktum. örneğin beddua diye bir sözcük bulmuştum, şimdi bazılarına tanıdık gelebilir ama küçükken ben bulmuştum bu insanlara kötülük eden dua sözcüğünü. hatta biraz büyüyünce insanların söylediğini duyup yaşadığım travmayı atlatamamış olabilirim.
kiremit tozu karışımlı güzellik maskesi formüllerim vardı küçükken şimdi kille yapılıyor bu maskeler. kesinlikle benden çalınan bir formül. biraz erken davransam çok pis zengin oluyormuşum amk.
*başlığı süprüz şarkıya bağladım, her yere şarkılar koydum, kendimce eğlendim
Haziran 25, 2010
ad aktarmak
markaları ürün genelinin ismi olarak kullanmayı yadırgamadığı gibi aslında o ürünlerin kendine ait birer isimleri olduğundan bile bihaber insanlar var bu topraklarda. ağız alışkanlığı olarak hepimiz kağıt mendile selpak diyor olabiliriz (Almanya'dan gelen Türkler için "tempo") ama "gilette" markasının (markaya referans vererek bile olsa) tıraş bıçağı tanımı ile tdk sözlüğüne girmesi nedir? Markaların böyle isimleşmesi bir pazarlama başarısı mıdır yoksa Türk insanına özgü bir davranış mıdır bilemiyorum, hiç araştırmadım ama örnekleri o kadar fazla ve alanı o kadar geniş ki bu anlam ve ad aktarımlarının, yalnızca bize özgüymüş gibi geliyor bana. sana yağ, cif, vim, walkman, neskafe, şaşal, orkid, uhu, pimapen, vileda, omo...
bunun yanında aktarılan başka şeyler, birbiri ile karıştırılan alakasız kavramlar da var elbette. herhangi bir eylemde dükkan camlarını kıran, kaldırım taşlarını söküp fırlatan, otobüs duraklarını boyayan ya da heykelleri, bankları tahrip eden kitleler "anarşik" tipler olarak yerleşmiş dilimize. anarşizmi tam olarak bilmeyen ya da bilse de işine gelmeyen kişiler bu tip vandallıkları anarşizm olarak adlandırıp koskoca bir felsefeyi barbar bir ırka indirger. her türlü otoritenin ve hiyerarşinin karşısında duruş olan, birilerinin diğerlerini yönetmesinin saçmalığını vurgulayan ve siyasilerin, din adamlarının, yöneticilerinin karşısında gönüllü olarak bir arada yaşayan toplumun gül gibi geçinip gidebileceğini savunan bir görüşü; yakıp yıkmakla, insanların can ve mallarına zarar vermek istemekle ve ipe sapa gelmez, cahil kültürsüz barbarlar olmakla suçlamak yapıştırıcıya uhu demekten çok daha farklı ve art niyetli bir davranıştır.

soru şu: anarşizmin ütopya olması, insanların kuralsız ve otoritesiz yaşayamayacak kadar aciz olması anarşizm görüşünü mü kötü yapar basiretsiz insanlığı mı?
sonuç şu: selpaktan yola çıkıp sosyal sonuçlar elde edilebilir
bunun yanında aktarılan başka şeyler, birbiri ile karıştırılan alakasız kavramlar da var elbette. herhangi bir eylemde dükkan camlarını kıran, kaldırım taşlarını söküp fırlatan, otobüs duraklarını boyayan ya da heykelleri, bankları tahrip eden kitleler "anarşik" tipler olarak yerleşmiş dilimize. anarşizmi tam olarak bilmeyen ya da bilse de işine gelmeyen kişiler bu tip vandallıkları anarşizm olarak adlandırıp koskoca bir felsefeyi barbar bir ırka indirger. her türlü otoritenin ve hiyerarşinin karşısında duruş olan, birilerinin diğerlerini yönetmesinin saçmalığını vurgulayan ve siyasilerin, din adamlarının, yöneticilerinin karşısında gönüllü olarak bir arada yaşayan toplumun gül gibi geçinip gidebileceğini savunan bir görüşü; yakıp yıkmakla, insanların can ve mallarına zarar vermek istemekle ve ipe sapa gelmez, cahil kültürsüz barbarlar olmakla suçlamak yapıştırıcıya uhu demekten çok daha farklı ve art niyetli bir davranıştır.

soru şu: anarşizmin ütopya olması, insanların kuralsız ve otoritesiz yaşayamayacak kadar aciz olması anarşizm görüşünü mü kötü yapar basiretsiz insanlığı mı?
sonuç şu: selpaktan yola çıkıp sosyal sonuçlar elde edilebilir
Haziran 02, 2010
ketçap
bizim oralarda bi laf vardır, arayı kapatmak manasında, catch up derler. (baba tarafından güney dakotalı olmak) son zamanlarda günün 16-17 saatini çalışarak geçirince; memlekette neler olmuş, dünya nereye gidiyor, ilgi alanım olarak gelişmiş bazı aktivitelerde durum nedir gibi insan olduğumu hatırlatan uğraşlarımdan geri kalmışım. hangi biriyle arayı kapatacağımı bilemeden saldırdım her birine.
1. siyasi-askeri-insani olanları elimden geldiğince takip etmişim, bilgim dışında yeni bir gelişme olmamış (tüm dakotalılar huzur içinde uyuyabilir). gerekli alanlarda, tavrıma uyan tepkileri de vermişim ama çözüme yönelik girişimler konusunda zamanım olmadığı için eksik kaldım. hatırlatma notlarım arasında en başa koydum. * çözüme yönelik fikirlerini, bu fikirlere değer verecek ve uygulama konusunda güvenebileceğin kişilerle paylaş.
2. koskoca bir dönemin kısacık bir görüntü ile bitip de, "ölmeden gitmeyecek zaar, ömürleri de uzun bunların" diye düşündüğüm baykal'ın gitmesi ile chp'de üye patlaması yaşanmasına ne demeli? ilçe örgütlerinde birikmiş üyelik başvuruları, internette coşmuş kitleler, seçim anketlerinde birinci çıkan chp... uuu beybi güzel bi hareketlenme oldu bende.
3. Roland Garros başlamış da bitiyo, fedex'im elenmiş daha çeyrek finale gelmeden, nadal yine it gibi koşuyor sakatlık bi'şey eksiltmemiş. fransız seyircisini sevmediğimi söylemeden geçemem bunu. genel bir gıcıklığım da olabilir, ırkçı olmadığımı düşünsem de arada fransızlara kıl olurum ben böyle.
4. yılın ortası olmuş da dünya kupası başlıyor. bugün fark ettim neredeyse bir haftaya başlayacağını, hemen fikstürü aldım elime. yaptığım hesaplar doğrultusunda hollanda (ki benim turnuvalarda yaptığım bütün hesaplar doğrultusunda hollanda) şampiyon olur. bu kez bi olun be, noolur. elimdeki hesaplara göre yarı finalde arjantini yenecek olmaları içimi biraz burktu ama messi mi robben mi dediğimde (van basten'in yerini van nistelrooy ile doldurmuştum, onun yerini de van persie ile doldurdum ama messi'yle kıyaslayacak kadar kör hayran da değilim) düşünüyorum ister istemez, çünkü söylemesi ayıp ama ben robben'i messi'den fazla seviyo olabilirim :)
5. sinemalar film dolmuş, elm sokağını yeniden çekmeye cesaret etmelerine bile önyargılı yaklaşmış bir freddy hayranı olarak inatla yorumları okumuyorum, kendi gözlerimle görmeliyim diyerek. gülmekten öldüren robert englund'un zeki, espirili, süper karakterini bozmamış olmalarını diler, yeni filmin güzel olmuş olmasını umar, wes craven'ın gözlerinden öperim.
1. siyasi-askeri-insani olanları elimden geldiğince takip etmişim, bilgim dışında yeni bir gelişme olmamış (tüm dakotalılar huzur içinde uyuyabilir). gerekli alanlarda, tavrıma uyan tepkileri de vermişim ama çözüme yönelik girişimler konusunda zamanım olmadığı için eksik kaldım. hatırlatma notlarım arasında en başa koydum. * çözüme yönelik fikirlerini, bu fikirlere değer verecek ve uygulama konusunda güvenebileceğin kişilerle paylaş.
2. koskoca bir dönemin kısacık bir görüntü ile bitip de, "ölmeden gitmeyecek zaar, ömürleri de uzun bunların" diye düşündüğüm baykal'ın gitmesi ile chp'de üye patlaması yaşanmasına ne demeli? ilçe örgütlerinde birikmiş üyelik başvuruları, internette coşmuş kitleler, seçim anketlerinde birinci çıkan chp... uuu beybi güzel bi hareketlenme oldu bende.
3. Roland Garros başlamış da bitiyo, fedex'im elenmiş daha çeyrek finale gelmeden, nadal yine it gibi koşuyor sakatlık bi'şey eksiltmemiş. fransız seyircisini sevmediğimi söylemeden geçemem bunu. genel bir gıcıklığım da olabilir, ırkçı olmadığımı düşünsem de arada fransızlara kıl olurum ben böyle.
4. yılın ortası olmuş da dünya kupası başlıyor. bugün fark ettim neredeyse bir haftaya başlayacağını, hemen fikstürü aldım elime. yaptığım hesaplar doğrultusunda hollanda (ki benim turnuvalarda yaptığım bütün hesaplar doğrultusunda hollanda) şampiyon olur. bu kez bi olun be, noolur. elimdeki hesaplara göre yarı finalde arjantini yenecek olmaları içimi biraz burktu ama messi mi robben mi dediğimde (van basten'in yerini van nistelrooy ile doldurmuştum, onun yerini de van persie ile doldurdum ama messi'yle kıyaslayacak kadar kör hayran da değilim) düşünüyorum ister istemez, çünkü söylemesi ayıp ama ben robben'i messi'den fazla seviyo olabilirim :)
5. sinemalar film dolmuş, elm sokağını yeniden çekmeye cesaret etmelerine bile önyargılı yaklaşmış bir freddy hayranı olarak inatla yorumları okumuyorum, kendi gözlerimle görmeliyim diyerek. gülmekten öldüren robert englund'un zeki, espirili, süper karakterini bozmamış olmalarını diler, yeni filmin güzel olmuş olmasını umar, wes craven'ın gözlerinden öperim.
Mayıs 04, 2010
kişisel gelişim
kişisel gelişim diye başlık yazıp taslaklara kaydetmişim, ne düşünüp de yazmışım, kişiliğimi geliştirme konusunda bir boşluk mu hissetmişim hayatımda bilemedim. kişisel gelişim adı altında saçma sapan kitaplar yayınlanıyor, hayatını düzene sokmak, iş yerindeki hal ve hareketler ile iş arkadaşlarını kendine hayran bırakmak, patronu kıvamına getirip gözde eleman olmak, aşk hayatında ipleri elinde tutmak vs. vs.
30 yaşına gelmiş adama bu kitaplarla insanlık mı öğretilir, ilişki mi anlatılır? bunu yazan psikolog kişisi kendi hayatında ne kadar başarılı ayrıca? güzellik merkezi sahibi cildi bozuk, çirkin kadınlar olur ya güzellik tavsiyeleri verirken cildindeki oyukları sayarsın elinde olmadan ya da sigara içen dahiliye uzmanı, ciğer röntgeninden dersler verir de arada hırıl hırıl nefes alır...
beni tanımayan, çevremi bilmeyen, ailemi görmemiş, hayatımla ilgili en ufak bilgisi olmayan bir psikolog nasıl bana kişilik dersi verir, aklım almıyor.
böyle küçük şeyler'i sorun etmek ikili ilişkilerinizde sorunlara yol açabileceği gibi partnerinizin sizinle ilgili düşüncelerinde kararsızlıklara, güvensizliklere de neden olabilir. kendinizden emin davranışlarınız çevrenizde takdir toplamanıza, arkadaşlar arasında sözüne güvenilen bir kişi olmanıza yardımcı olacaktır. (uuuu, şimdi grubumun lideri olabilirim)
30 yaşına gelmiş adama bu kitaplarla insanlık mı öğretilir, ilişki mi anlatılır? bunu yazan psikolog kişisi kendi hayatında ne kadar başarılı ayrıca? güzellik merkezi sahibi cildi bozuk, çirkin kadınlar olur ya güzellik tavsiyeleri verirken cildindeki oyukları sayarsın elinde olmadan ya da sigara içen dahiliye uzmanı, ciğer röntgeninden dersler verir de arada hırıl hırıl nefes alır...
beni tanımayan, çevremi bilmeyen, ailemi görmemiş, hayatımla ilgili en ufak bilgisi olmayan bir psikolog nasıl bana kişilik dersi verir, aklım almıyor.
böyle küçük şeyler'i sorun etmek ikili ilişkilerinizde sorunlara yol açabileceği gibi partnerinizin sizinle ilgili düşüncelerinde kararsızlıklara, güvensizliklere de neden olabilir. kendinizden emin davranışlarınız çevrenizde takdir toplamanıza, arkadaşlar arasında sözüne güvenilen bir kişi olmanıza yardımcı olacaktır. (uuuu, şimdi grubumun lideri olabilirim)
Mayıs 02, 2010
Quija Board
küçükken tepsi içine, üstüne harfler, rakamlar, evet ve hayır yazan kağıtlar hazırlayıp; kahve fincanının içine dualar okuyup ruh çağırmıştık kuzenlerle. parmaklarımız ters duran fincanın üzerinde, gelen ruha sorular sorup, fincanın tek tek harfleri gezerek yazdıklarını okurken birden ışık söndü ve odanın kapısı yavaşça, gıcırdayarak açılmaya başladı.
en büyüğümüz 12 yaşındaydı o zaman. çığlıklar atarak, ağlayarak birbirimize sarıldık, annemin "kemal, korkudan öldüreceksin çocukları" diyen sesini duyana kadar. deli babam gerçekten korkudan öldürecekti küçücük çocukları.
yıllar sonra discovery'de hayaletlerle ilgili bir belgesel izledim. aslında hayaletlerin olduğu, insanları rahatsız ettiği gerçek olaylar diye gösterilen bu seride, evinde bazı gerçeküstü olayların olduğunu iddia eden insanların bu olaylardan rahipler aracılığı ile kurtulmasını anlatıyordu. bir nevi "The Exorcist". (bir de el kamerasıyla çekilmiş paranormal activity var) bu tip hikayelere inanan insanlar için bedenimizin içinde yaşayan bir ruh var, ölümsüz. bizi kıyamette temsil edecek ve onun üzerinden ceza ya da ödül belirlenecek ve benim ruhum epey rezil olacak oralarda maalesef, sürekli cezaya maruz kalarak :)
neyse laf aramızda aslında ruh diye bişi yok
en büyüğümüz 12 yaşındaydı o zaman. çığlıklar atarak, ağlayarak birbirimize sarıldık, annemin "kemal, korkudan öldüreceksin çocukları" diyen sesini duyana kadar. deli babam gerçekten korkudan öldürecekti küçücük çocukları.
yıllar sonra discovery'de hayaletlerle ilgili bir belgesel izledim. aslında hayaletlerin olduğu, insanları rahatsız ettiği gerçek olaylar diye gösterilen bu seride, evinde bazı gerçeküstü olayların olduğunu iddia eden insanların bu olaylardan rahipler aracılığı ile kurtulmasını anlatıyordu. bir nevi "The Exorcist". (bir de el kamerasıyla çekilmiş paranormal activity var) bu tip hikayelere inanan insanlar için bedenimizin içinde yaşayan bir ruh var, ölümsüz. bizi kıyamette temsil edecek ve onun üzerinden ceza ya da ödül belirlenecek ve benim ruhum epey rezil olacak oralarda maalesef, sürekli cezaya maruz kalarak :)
neyse laf aramızda aslında ruh diye bişi yok
Mayıs 01, 2010
katmerli mesai
resmi tatil ya da hafta sonu fark etmeksizin ankaralılara hizmet veren biricik firmam, hafta sonuna denk gelen resmi tatili de elbette ki sallamayacaktı.
işçi bayramının ülkemizde yalnızca memurlara tatil olması, özel şirketlerde sömürülen biz kölelere mesai-ek ücret-prim şeklinde dönmemesi ve iş yerinizin bulunduğu çevrede çalışan işçilerin "ne işimiz var solcuların gününde" diyerek üstüne tuz biber olması ömürden ömür yemez mi?
bir insan kendi hakkının savunulmasına bile karşı çıkar sonra da yoksulluk hatta açlık sınırının altında bir hayata mahkum kalırsa kimin elinden ne gelir ki? liberalizmi ve kapitalizmi kapital sahiplerinden fazla savunan emekçilerin yaşadığı, seçimlerde seçme hakkını kömüre satan sağ görüşlü varoşların sözünün geçtiği, solcu -demeye bin şahit- tek partinin ortanın solundan da daha sağa kaydığı ve zaten solun elit kesime küçülüp zenginlerin elinde kaldığı bir sistem ideolojileri alt-üst etmekten başka ne işe yarar ki?
dine tepki olarak doğmuş milliyetçiliğin ve bu görüşü savunan kesimlerin dine sarılmış olmaları da ayrıca bir inceleme konusu zaten. 2010 yılında orta çağı yaşayan, hatta daha orta çağa girememiş bir ülkede feodalitenin baştan kurulup, sonra yıkılıp sonra da demokrasinin doğal süreci ile gelmesi dışında seçenek kalmadı mı ne?
işçi bayramının ülkemizde yalnızca memurlara tatil olması, özel şirketlerde sömürülen biz kölelere mesai-ek ücret-prim şeklinde dönmemesi ve iş yerinizin bulunduğu çevrede çalışan işçilerin "ne işimiz var solcuların gününde" diyerek üstüne tuz biber olması ömürden ömür yemez mi?
bir insan kendi hakkının savunulmasına bile karşı çıkar sonra da yoksulluk hatta açlık sınırının altında bir hayata mahkum kalırsa kimin elinden ne gelir ki? liberalizmi ve kapitalizmi kapital sahiplerinden fazla savunan emekçilerin yaşadığı, seçimlerde seçme hakkını kömüre satan sağ görüşlü varoşların sözünün geçtiği, solcu -demeye bin şahit- tek partinin ortanın solundan da daha sağa kaydığı ve zaten solun elit kesime küçülüp zenginlerin elinde kaldığı bir sistem ideolojileri alt-üst etmekten başka ne işe yarar ki?
dine tepki olarak doğmuş milliyetçiliğin ve bu görüşü savunan kesimlerin dine sarılmış olmaları da ayrıca bir inceleme konusu zaten. 2010 yılında orta çağı yaşayan, hatta daha orta çağa girememiş bir ülkede feodalitenin baştan kurulup, sonra yıkılıp sonra da demokrasinin doğal süreci ile gelmesi dışında seçenek kalmadı mı ne?
Madam butterfly*
Kahraman deyince hep kelli felli, varlıklı, olgun adamlar geliyor ya insanın gözüne; bu imajı yıkmak için sivilceli ergenden seçilmiş, maddi durumu kötü bir süper kahraman ihtiyacı doğdu dünyada. Örümcek adam bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmış aslında ezik ve mahçup bir kişilik olarak eleştiri konusunda çok da acımasız olamayacağım bir kahraman. İnsanın içi el vermiyor sefalet içinde yaşayan, gariban bir arka mahalle çocuğuna laf etmeye. Daily Bugle’a kendi fotoğraflarını satarak ünlenmesi ve kendi kahraman kimliği aracılığıyla para kazanması her ne kadar iki yüzlülük olsa da MJ’e olan aşkı ile kendisini affettiriyor. Kıyamıyorum resmen yahu, varsın iki yüzlü olsun. Superman ve batman kadar olamaz ya.
*Coupling’te öpüşme müziği olarak madam butterfly’ı hayal eden zavallı sally’nin hazin sonu için tıklayın.
*Coupling’te öpüşme müziği olarak madam butterfly’ı hayal eden zavallı sally’nin hazin sonu için tıklayın.
Nisan 25, 2010
72 - batman
thomas'tan olma nancy'den doğma bruce wayne adlı zengin insanın, kendisini kahraman ilan etmesi üzerine gotham city'de yaşanan bazı olayları konu alan bu çizgi roman (tim burton'dan daha başarılı filmleştiren olmadı, olamaz) batman rumuzlu bu burjuva'nın sevimli gösterilmeye çalışılmasından başka bir hikaye olamadı gözümde. batmobile'in arkasına "hayvanım ama para bende" yazsa yadırgamam bu şahsı. Joker'in karizması, Penguen'in sevimliliği, Twoface'in insanlığı, Poison Ivy'nin dürüstlüğü(:P) karşısında, bruce'un tamamen halkı kandırmaya yönelik gösterileri zaten batman'in neden gotham'da sevilmediğini açıklar hepimize. batman'in fedakarlık yapıp suçları üstlenmesi ve kötü adam gibi görünüp yüreğimizi dağlaması ise tamamen kendi egosu ile ilgilidir, beni zerre bağlamaz. o kadar paran var, ne diye hayatını tehlikeye atarsın be adam. ananı babanı öldüren joker kadar zeki olmadan, yeşil dolarlarına güvenip de kahraman donu giymeyeceksin.

gelecek bölüm: örümceğe kendini ısırtıp kahraman olmak

gelecek bölüm: örümceğe kendini ısırtıp kahraman olmak
Nisan 23, 2010
Kryptonite (3 Doors Down)
çizgi roman, film, dizi sıralaması ile arz-ı endam eden Clark Kent arkadaşın aslında düşündüğümüz kadar dürüst, tarafsız ve iyi olduğunu düşünmediğimi üzülerek açıklıyorum. tüm bu kahramanlık hikayelerinin içinde adam gibi adam olan lex luthor'a yapılan haksızlık gerçekten gücüme gitmeye başladı.
kişilik analizi yapabilecek kadar clark'ı tanıyan insanlarız hepimiz. kimseye güvenmeyen, kendisini saklamak konusunda yalan söylemekten çekinmeyen ve çevresindeki insanların da yalan söylemesini isteyen süper kahramana karşılık yalanı dolanı, parası araştırmaları ortada olan, yardım edebildiği her konuda çevresindekilerin yardımına koşması ile takdirimi kazanmış olan lex'in tırnağı olamaz süperman.

alnına sarkmış saç tutamı, mavi tayt üstü kırmızı donu ve masmavi gözleri ne kadar "karizmatik" olsa da insanda önce kişilik olacak kardeşim, özelliklerinin arkasında duracak, en sevdiği insanları kandırmayacak, herkesin güvenini kazanmaya çalışıp da millete sahte kişilikler sunmayacak. bir kurşundan daha hızlı koşmak, bir dağdan daha yükseğe zıplamak ya da bir trenden daha güçlü olmak değil kahramanlık; özünle sözünle bir olmaktır (lex gibi). kryptonite karşısındakinden daha zavallı işte süperman bu yüzden, yalan söylediği onca insan karşısında.
kötü adam olmak acaba gerçekten kötü mü?
ps: batman'le de ilgileneceğim hemen
kişilik analizi yapabilecek kadar clark'ı tanıyan insanlarız hepimiz. kimseye güvenmeyen, kendisini saklamak konusunda yalan söylemekten çekinmeyen ve çevresindeki insanların da yalan söylemesini isteyen süper kahramana karşılık yalanı dolanı, parası araştırmaları ortada olan, yardım edebildiği her konuda çevresindekilerin yardımına koşması ile takdirimi kazanmış olan lex'in tırnağı olamaz süperman.

alnına sarkmış saç tutamı, mavi tayt üstü kırmızı donu ve masmavi gözleri ne kadar "karizmatik" olsa da insanda önce kişilik olacak kardeşim, özelliklerinin arkasında duracak, en sevdiği insanları kandırmayacak, herkesin güvenini kazanmaya çalışıp da millete sahte kişilikler sunmayacak. bir kurşundan daha hızlı koşmak, bir dağdan daha yükseğe zıplamak ya da bir trenden daha güçlü olmak değil kahramanlık; özünle sözünle bir olmaktır (lex gibi). kryptonite karşısındakinden daha zavallı işte süperman bu yüzden, yalan söylediği onca insan karşısında.
kötü adam olmak acaba gerçekten kötü mü?
ps: batman'le de ilgileneceğim hemen
Nisan 21, 2010
Nisan 07, 2010
oldies day
sanki yaşamışım gibi, arada bir geçmiş günlerin özlemini duyarım. taş devrinde yaşayıp para derdi olmayan bir mağara kadını olmayı özlerim bazen, arada büyük bir boşluktan sonra -bu ara dediğim öyle çok da matah olmayan devirler bence- 70'leri özlerim, bana dünyanın gördüğü en güzel yıllarmış gibi gelir hep. belki de müziklerinden ve hippilerinden dolayı bilemiyorum (beni hippi sanan insanlar olduğu için de seviyor olabilirim). o yılları yaşamış insanlar hep gözlerinde bir pırıltıyla hatırlar ya onun etkisi belki de. gençlik yıllarını hatırlıyor, tabi pırıltı olacak ama başka türlü geliyo bana. sonra bi de çocukluk yıllarımı özlerim ki özlediklerim arasında tek yaşamış olduğum dönem bu. biz büyüdük ve kirlendi dünya tribine girme yaşıma geldiğim için mi bu zamanları sevmiyorum acaba ve bu dönemin çocukları da 2000leri mi özleyecek? çok saçma, özlenir mi bu yıllar? beterin beteri var diye buna diyorlar di mi? ilerisi bundan da kötü olacak ki bu günleri bile özleyeceğiz.

cep telefonu olmadan birbiriyle buluşamayan insanlar, internet olmadan bilgiye ulaşamayan öğrenciler, mp3 oynatıcı olmadan müzik dinleyemeyen gençler. nesini özleyeceksin ki bu yılların?
küçükken dışarıda oynamak diye bi kavram vardı, hala var mı bilmiyorum çünkü hiç dışarda oynayan ve hava kararınca evine çağrılan çocuklar görmüyorum. biz dışarda toprağı ıslatıp kubbe şeklinde ocak yapar onunla bile oynardık. o zaman annem oynadıkları arabaları dedemle birlikte yaptıklarını anlatırdı da ilkel gelirdi bana. keşke diyeceğim kimin aklına gelirdi o zaman?
küçükken büyümekle ilgili düşündüğüm tek şey boyumun uzamasıydı ve bir insanın boyu nasıl uzar aklım almıyordu. herkes bir zamanlar bebek olduğuna göre yaklaşık 50 cm'den 1.80'e falan ulaşmıştı babam, nasıl olabilirdi ki bu? keşke büyümek sadece boyumun uzaması olsaymış diyorum şimdi. tek derdim bu olsaymış.
dertlendim işte. şerefe!

cep telefonu olmadan birbiriyle buluşamayan insanlar, internet olmadan bilgiye ulaşamayan öğrenciler, mp3 oynatıcı olmadan müzik dinleyemeyen gençler. nesini özleyeceksin ki bu yılların?
küçükken dışarıda oynamak diye bi kavram vardı, hala var mı bilmiyorum çünkü hiç dışarda oynayan ve hava kararınca evine çağrılan çocuklar görmüyorum. biz dışarda toprağı ıslatıp kubbe şeklinde ocak yapar onunla bile oynardık. o zaman annem oynadıkları arabaları dedemle birlikte yaptıklarını anlatırdı da ilkel gelirdi bana. keşke diyeceğim kimin aklına gelirdi o zaman?
küçükken büyümekle ilgili düşündüğüm tek şey boyumun uzamasıydı ve bir insanın boyu nasıl uzar aklım almıyordu. herkes bir zamanlar bebek olduğuna göre yaklaşık 50 cm'den 1.80'e falan ulaşmıştı babam, nasıl olabilirdi ki bu? keşke büyümek sadece boyumun uzaması olsaymış diyorum şimdi. tek derdim bu olsaymış.
dertlendim işte. şerefe!
Nisan 02, 2010
çizgilim
aslında çocuklara yönelik yapılmış olsa da yetişkinler tarafından düşünülmüş olmaları nedeniyle bir çok çizgi filmin eşek kadar olmuş bizleri ilgilendirdiğini düşünmemin, çizgi film izlemeye devam ettiğim için kendimi aklamaya yönelik bir düşünce hilesi olduğunu yüzüme kim vuracakmış şaşarım.
adını zikredip onurlandırmak istemediğim bir genç gsm hizmetinin sessiz sinema oyununu oynayıp vücudumdaki tüm sinir uçlarını uyaran bir hissiyatla kendime gelince rugrats'ı hatırladım aniden.

Angelica Pickles'ın hayranı olarak izlediğim dizinin en sevdiğim bölümlerinden biriydi sessiz sinema oynayıp deliye dönmüş Stu'nun, Howard'a küstüğü bölüm. Angelica'nın başı çekmediği nadir güzel sahnelerden biriydi ve Howard orada "oscar"lık bir salak rolü oynamıştı. akademiye küsmemde, Johnny Depp'ten sonraki en önemli neden, bu oyunculuğun taktir görmemiş olmasıdır. animasyonlara ödül verip de rugratsı dışarıda bırakan akademinin gözümde polis akademisi 6 kadar değeri yoktur, gerisini akademisyenler düşünsün.
yine kendimi düze çıkarmak için değil de çizgi filmlerde çocuklara hitap etmeyen espirileri açığa çıkarmak için bir örnek geldi aklıma. disney çizgi filmlerinden birinde, çatısı akıtan bir evde yağan yağmurdan gelen suları tencere tavaya toplayan bir ailenin, tavan akıntılarından birinin altına süzgeç koyup, süzgeçin her deliğinden fışkıran suya bir fincan koymuş olmaları bence ergenliği geçmiş çizgi film izleyicileri için düşünülmüş bir espiridir, saygıyla arz ederim.
adını zikredip onurlandırmak istemediğim bir genç gsm hizmetinin sessiz sinema oyununu oynayıp vücudumdaki tüm sinir uçlarını uyaran bir hissiyatla kendime gelince rugrats'ı hatırladım aniden.

Angelica Pickles'ın hayranı olarak izlediğim dizinin en sevdiğim bölümlerinden biriydi sessiz sinema oynayıp deliye dönmüş Stu'nun, Howard'a küstüğü bölüm. Angelica'nın başı çekmediği nadir güzel sahnelerden biriydi ve Howard orada "oscar"lık bir salak rolü oynamıştı. akademiye küsmemde, Johnny Depp'ten sonraki en önemli neden, bu oyunculuğun taktir görmemiş olmasıdır. animasyonlara ödül verip de rugratsı dışarıda bırakan akademinin gözümde polis akademisi 6 kadar değeri yoktur, gerisini akademisyenler düşünsün.
yine kendimi düze çıkarmak için değil de çizgi filmlerde çocuklara hitap etmeyen espirileri açığa çıkarmak için bir örnek geldi aklıma. disney çizgi filmlerinden birinde, çatısı akıtan bir evde yağan yağmurdan gelen suları tencere tavaya toplayan bir ailenin, tavan akıntılarından birinin altına süzgeç koyup, süzgeçin her deliğinden fışkıran suya bir fincan koymuş olmaları bence ergenliği geçmiş çizgi film izleyicileri için düşünülmüş bir espiridir, saygıyla arz ederim.
Mart 19, 2010
ünlü olmak
ilk bilgisayarım ms-dos'ta açılıyordu da windows'a girebilmek için bi'şeyler yazıyordum şimdi hatırlamadığım. windows 93 yüklü bilgisayarda half-life ve volfied vardı bi de grafikleri kötü olmasına rağmen yeni versiyonuna tercih edeceğim prince of persia. üşengeç olduğum için sanıyorum, hileli oynardım ki ona rağmen prensese ulaşamadım oyunda epey bi süre. ctrl+k sanırsam karşına çıkan adamı direkt öldürüyodu falan. bilgisayarı da trt'de katıldığımız bir yarışmadan kzanmıştık, ailece. yanında kazandıklarmızla birlikte öğretmen bir anne babanın çocuğu olan bana bir servet gibi gelmişti. bisiklet, çok fonksiyonlu kondisyon aleti, tost makinesi, boyum kadar lahana bebek, kitap seti ve bilgisayar işte. ödenen vergi bile zorlamıştı bütçeyi hatırladığım kadarı ile ama bisikletim olmuştu, bianchi hem de.
katıldığımız yarışmada konuk ünlü olarak sümer ezgü vardı, çekim öncesi halkla kaynaşmak istediği için sohbet etmeye gelmişti de yanımıza heyecan yapmıştım. oysa o zaman sümer ezgü'yü tanımıyordum bile ama orda benim için ünlü kişiydi o ve bu çok önemli bişidi benim yaşımda. adam benimle konuşmak için uğraşırken bi soru sormuştu, neden bilemiyorum cevap veremedim ve dedim ki "bunu söylersem evde dayak yerim" annem ve babam program sonrası eve dönerken o kadar çok kızdı ki böyle söylediğim için gerçekten dayak yiyecektim nerdeyse. çocukluk işte, aklım sıra espiri yapmışım. yarışmadan yıllar sonra trt5 tekrarını vermiş, ben tabi orta okul'da kendini beğenmiş huysuz bir ergenim, arkadaşlarım görmüş orda salaklığımı, offf. insan çocukken ne kadar da salak olduğunu düşünüyor. şimdi bakıyorum da, aslında gurur duymalıyım sorulan sorulara çatır çatır cevap veren ve hediyelerin hepsini götüren çocuk olarak. rakip ailenin oğlu neredeyse hiçbir soruya cevap veremediği için eli boş dönmüştü o gün. bilgisayarı ben kazandım daha ne olsun, bisikletin yeri ayrı! yeşil siyah bianchi'm, 18 vites. dağ bisikleti. gerçi o zamanlar sanki herkes 'tour de france'da yarışıyormuşçasına yarış bisikleti hayranıydı ama benim bisikletim hepsinin babasını dövüyordu. trt'yi belki de bu yüzden sevdim yıllarca ya da özel kanalların şımarıklığından uzak hizmet vermesi vardı düşünce suçu kapsamında düşünebilmeye başladığım zamanlarda. şimdiki trt değildi ismail cem zamanında sonuçta. sampras'ı, yagudin'i, federer'i, plushenko'yu tanıtan kanaldı işte...
böyle de bi televizyona çıkmışlığım var yani, adını bile hatırlamadığım, sümer ezgü'nün konuk olduğu bir trt yarışması ile
katıldığımız yarışmada konuk ünlü olarak sümer ezgü vardı, çekim öncesi halkla kaynaşmak istediği için sohbet etmeye gelmişti de yanımıza heyecan yapmıştım. oysa o zaman sümer ezgü'yü tanımıyordum bile ama orda benim için ünlü kişiydi o ve bu çok önemli bişidi benim yaşımda. adam benimle konuşmak için uğraşırken bi soru sormuştu, neden bilemiyorum cevap veremedim ve dedim ki "bunu söylersem evde dayak yerim" annem ve babam program sonrası eve dönerken o kadar çok kızdı ki böyle söylediğim için gerçekten dayak yiyecektim nerdeyse. çocukluk işte, aklım sıra espiri yapmışım. yarışmadan yıllar sonra trt5 tekrarını vermiş, ben tabi orta okul'da kendini beğenmiş huysuz bir ergenim, arkadaşlarım görmüş orda salaklığımı, offf. insan çocukken ne kadar da salak olduğunu düşünüyor. şimdi bakıyorum da, aslında gurur duymalıyım sorulan sorulara çatır çatır cevap veren ve hediyelerin hepsini götüren çocuk olarak. rakip ailenin oğlu neredeyse hiçbir soruya cevap veremediği için eli boş dönmüştü o gün. bilgisayarı ben kazandım daha ne olsun, bisikletin yeri ayrı! yeşil siyah bianchi'm, 18 vites. dağ bisikleti. gerçi o zamanlar sanki herkes 'tour de france'da yarışıyormuşçasına yarış bisikleti hayranıydı ama benim bisikletim hepsinin babasını dövüyordu. trt'yi belki de bu yüzden sevdim yıllarca ya da özel kanalların şımarıklığından uzak hizmet vermesi vardı düşünce suçu kapsamında düşünebilmeye başladığım zamanlarda. şimdiki trt değildi ismail cem zamanında sonuçta. sampras'ı, yagudin'i, federer'i, plushenko'yu tanıtan kanaldı işte...
böyle de bi televizyona çıkmışlığım var yani, adını bile hatırlamadığım, sümer ezgü'nün konuk olduğu bir trt yarışması ile
Şubat 17, 2010
hayvandan gerçekten farkımız var mı
herkesin zaman zaman uymadığı kurallar oluyordur, eminim isviçre’de bile oluyordur -ya da ben türk olduğum için böyle düşünüyorum- ama en basit ve insanın hayatını düzene sokan toplumsal kurallara bile uymayan ankara halkı için yapılabilecek tek açıklamanın sorumsuzluk olmadığını sanıyorum. insanlıktan nasibini alamamış olmak, bencillik, başkasının haklarını umursamamak, çevresindekilere saygı duymamak, dünaynın kendi etrafında döndüğünü sanmak, sadece kendisinin bazı haklara sahip olduğu yönünde yanlış bir inanç vs…
bahsettiğim kurallar kabaca şöyle;
- birden çok insanın kullandığı merdivenlerde ya da kaldırımda ya da yolda herkes kendi sağından yürür. Sağını ve solunu bilen insanlar için çok yüksek bir iq gerektirmeyen bu sözlü kural maalesef ki ülkemizde en az uyulan kurallardan birisi. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçen güruha tepeden bakınca; hemen herkes birbirine çarparak karşıya geçer, kırmızı ışık süresi yolu yarılamaya anca yeter ve geri kalan yarıda arabalarla boğuşarak geçişini tamamlayan insanlar durup demezler ki “biz acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz?”
- otobüs durağına yaklaşan otobüse, durağa ilk gelen insandan başlamak üzere sıra ile binilir, bu amaçla da kuyruk adı verilen, insanların peş peşe sıralandığı bir uygulama bulmuştur atalarımız. bazı semt duraklarında bu insancıl uygulamaya rastlanırken (otobüsleri yarım saatte bir gelen birkaç semt) büyük çoğunluğunda, bir araya toplanmış sığır sürülerine benzeyen bazı oluşumlar, aynı anda küçücük kapıdan girmeye çalışırlar. normalde iki dakika sürebilecek olan bu biniş beş altı dakikada sonuçlanmaz, kavga çıkar. yine o sürünün içinde bulunanlardan hiç birisi demez ki “yahu adam gibi arka arkaya sıraya girseydik hem en çok beklemiş olan ilk binerdi hem de bu hengameyi yaşamayıp iki dakikada otobüste olurduk.” Bahsettiğim sığır sürülerinin aynı anda ahır kapısından girmeye çalışmaları ile ilgili zilyon tane amerikan film sahnesi vardır, yeminle aynı görüntüler oluyor..
sabah sabah nerden çıktı şimdi bu sinir? bunlar kadar kolay ve yine bunlar kadar uygulanmayan bir diğer kural; metrodan iniş-biniş kuralları. Ortada tek bir kapı varsa önce inenler beklenir öyle binilir trene. Bu yine diğer duruma göre daha uygulanır durumda, diğer durum ise içler acısı. Kızılay’dan metroya binip işe giden bir insan olarak her sabah karşılaştığım bir saygısızlık, kızılay’da iki taraflı kapılarını açan trenden inenler kenar platforma yönlendiriliyorlar çünkü orta platformda trene binecek olanlar bekliyor ama çok uyanık, cin gibi, zeka küpü türk insanlarının bir kısmı biniş tarafından inerek diğer taraftan inen insanlardan yaklaşık 10 saniye önce üst kata çıkarak olimpiyat altını kazanmak için binecek olan insanların hakkını gaspetmekte hiç sakınca görmüyorlar. artık dayanamayıp tepki verdim bugün, “bu taraf binen yolcu için, diğer taraftan ineceksiniz” dedim, “sana mı kaldı” gibi bir yanıt aldım. “ne terbiyesiz insanlarsınız” dedim “sensin” dedi teyzeler, hepsi birden mahalle kavgasına tutuşmuş gibi cır cır konuşmaya başladı, bir yandan ‘özürlü asansörü’ne doluşmaya çalışırken bir yandan da kafalarını sallaya sallaya, kaşları çatık sözlü saldırılarına devam ettiler ve eminim ki uzun bir süre arkamdan konuştular kendilerinde bir hata aramadan. utanıp da yaptıkları ayıbı saklamak yerine bir de bunu savunduklarını görünce, arasıra da olsa umutlandığım bu ülke için hala daha bir umut olmadığını gördüm.
bahsettiğim kurallar kabaca şöyle;
- birden çok insanın kullandığı merdivenlerde ya da kaldırımda ya da yolda herkes kendi sağından yürür. Sağını ve solunu bilen insanlar için çok yüksek bir iq gerektirmeyen bu sözlü kural maalesef ki ülkemizde en az uyulan kurallardan birisi. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçen güruha tepeden bakınca; hemen herkes birbirine çarparak karşıya geçer, kırmızı ışık süresi yolu yarılamaya anca yeter ve geri kalan yarıda arabalarla boğuşarak geçişini tamamlayan insanlar durup demezler ki “biz acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz?”
- otobüs durağına yaklaşan otobüse, durağa ilk gelen insandan başlamak üzere sıra ile binilir, bu amaçla da kuyruk adı verilen, insanların peş peşe sıralandığı bir uygulama bulmuştur atalarımız. bazı semt duraklarında bu insancıl uygulamaya rastlanırken (otobüsleri yarım saatte bir gelen birkaç semt) büyük çoğunluğunda, bir araya toplanmış sığır sürülerine benzeyen bazı oluşumlar, aynı anda küçücük kapıdan girmeye çalışırlar. normalde iki dakika sürebilecek olan bu biniş beş altı dakikada sonuçlanmaz, kavga çıkar. yine o sürünün içinde bulunanlardan hiç birisi demez ki “yahu adam gibi arka arkaya sıraya girseydik hem en çok beklemiş olan ilk binerdi hem de bu hengameyi yaşamayıp iki dakikada otobüste olurduk.” Bahsettiğim sığır sürülerinin aynı anda ahır kapısından girmeye çalışmaları ile ilgili zilyon tane amerikan film sahnesi vardır, yeminle aynı görüntüler oluyor..
sabah sabah nerden çıktı şimdi bu sinir? bunlar kadar kolay ve yine bunlar kadar uygulanmayan bir diğer kural; metrodan iniş-biniş kuralları. Ortada tek bir kapı varsa önce inenler beklenir öyle binilir trene. Bu yine diğer duruma göre daha uygulanır durumda, diğer durum ise içler acısı. Kızılay’dan metroya binip işe giden bir insan olarak her sabah karşılaştığım bir saygısızlık, kızılay’da iki taraflı kapılarını açan trenden inenler kenar platforma yönlendiriliyorlar çünkü orta platformda trene binecek olanlar bekliyor ama çok uyanık, cin gibi, zeka küpü türk insanlarının bir kısmı biniş tarafından inerek diğer taraftan inen insanlardan yaklaşık 10 saniye önce üst kata çıkarak olimpiyat altını kazanmak için binecek olan insanların hakkını gaspetmekte hiç sakınca görmüyorlar. artık dayanamayıp tepki verdim bugün, “bu taraf binen yolcu için, diğer taraftan ineceksiniz” dedim, “sana mı kaldı” gibi bir yanıt aldım. “ne terbiyesiz insanlarsınız” dedim “sensin” dedi teyzeler, hepsi birden mahalle kavgasına tutuşmuş gibi cır cır konuşmaya başladı, bir yandan ‘özürlü asansörü’ne doluşmaya çalışırken bir yandan da kafalarını sallaya sallaya, kaşları çatık sözlü saldırılarına devam ettiler ve eminim ki uzun bir süre arkamdan konuştular kendilerinde bir hata aramadan. utanıp da yaptıkları ayıbı saklamak yerine bir de bunu savunduklarını görünce, arasıra da olsa umutlandığım bu ülke için hala daha bir umut olmadığını gördüm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
