Nisan 25, 2010

72 - batman

thomas'tan olma nancy'den doğma bruce wayne adlı zengin insanın, kendisini kahraman ilan etmesi üzerine gotham city'de yaşanan bazı olayları konu alan bu çizgi roman (tim burton'dan daha başarılı filmleştiren olmadı, olamaz) batman rumuzlu bu burjuva'nın sevimli gösterilmeye çalışılmasından başka bir hikaye olamadı gözümde. batmobile'in arkasına "hayvanım ama para bende" yazsa yadırgamam bu şahsı. Joker'in karizması, Penguen'in sevimliliği, Twoface'in insanlığı, Poison Ivy'nin dürüstlüğü(:P) karşısında, bruce'un tamamen halkı kandırmaya yönelik gösterileri zaten batman'in neden gotham'da sevilmediğini açıklar hepimize. batman'in fedakarlık yapıp suçları üstlenmesi ve kötü adam gibi görünüp yüreğimizi dağlaması ise tamamen kendi egosu ile ilgilidir, beni zerre bağlamaz. o kadar paran var, ne diye hayatını tehlikeye atarsın be adam. ananı babanı öldüren joker kadar zeki olmadan, yeşil dolarlarına güvenip de kahraman donu giymeyeceksin.

gelecek bölüm: örümceğe kendini ısırtıp kahraman olmak

Nisan 23, 2010

Kryptonite (3 Doors Down)

çizgi roman, film, dizi sıralaması ile arz-ı endam eden Clark Kent arkadaşın aslında düşündüğümüz kadar dürüst, tarafsız ve iyi olduğunu düşünmediğimi üzülerek açıklıyorum. tüm bu kahramanlık hikayelerinin içinde adam gibi adam olan lex luthor'a yapılan haksızlık gerçekten gücüme gitmeye başladı.
kişilik analizi yapabilecek kadar clark'ı tanıyan insanlarız hepimiz. kimseye güvenmeyen, kendisini saklamak konusunda yalan söylemekten çekinmeyen ve çevresindeki insanların da yalan söylemesini isteyen süper kahramana karşılık yalanı dolanı, parası araştırmaları ortada olan, yardım edebildiği her konuda çevresindekilerin yardımına koşması ile takdirimi kazanmış olan lex'in tırnağı olamaz süperman.

alnına sarkmış saç tutamı, mavi tayt üstü kırmızı donu ve masmavi gözleri ne kadar "karizmatik" olsa da insanda önce kişilik olacak kardeşim, özelliklerinin arkasında duracak, en sevdiği insanları kandırmayacak, herkesin güvenini kazanmaya çalışıp da millete sahte kişilikler sunmayacak. bir kurşundan daha hızlı koşmak, bir dağdan daha yükseğe zıplamak ya da bir trenden daha güçlü olmak değil kahramanlık; özünle sözünle bir olmaktır (lex gibi). kryptonite karşısındakinden daha zavallı işte süperman bu yüzden, yalan söylediği onca insan karşısında.
kötü adam olmak acaba gerçekten kötü mü?


ps: batman'le de ilgileneceğim hemen

Nisan 21, 2010

fikri hür vicdanı hür



arkadaşımın arkadaşından çaldım resmi, telif hakkı olmasa bari

Nisan 07, 2010

oldies day

sanki yaşamışım gibi, arada bir geçmiş günlerin özlemini duyarım. taş devrinde yaşayıp para derdi olmayan bir mağara kadını olmayı özlerim bazen, arada büyük bir boşluktan sonra -bu ara dediğim öyle çok da matah olmayan devirler bence- 70'leri özlerim, bana dünyanın gördüğü en güzel yıllarmış gibi gelir hep. belki de müziklerinden ve hippilerinden dolayı bilemiyorum (beni hippi sanan insanlar olduğu için de seviyor olabilirim). o yılları yaşamış insanlar hep gözlerinde bir pırıltıyla hatırlar ya onun etkisi belki de. gençlik yıllarını hatırlıyor, tabi pırıltı olacak ama başka türlü geliyo bana. sonra bi de çocukluk yıllarımı özlerim ki özlediklerim arasında tek yaşamış olduğum dönem bu. biz büyüdük ve kirlendi dünya tribine girme yaşıma geldiğim için mi bu zamanları sevmiyorum acaba ve bu dönemin çocukları da 2000leri mi özleyecek? çok saçma, özlenir mi bu yıllar? beterin beteri var diye buna diyorlar di mi? ilerisi bundan da kötü olacak ki bu günleri bile özleyeceğiz.

cep telefonu olmadan birbiriyle buluşamayan insanlar, internet olmadan bilgiye ulaşamayan öğrenciler, mp3 oynatıcı olmadan müzik dinleyemeyen gençler. nesini özleyeceksin ki bu yılların?
küçükken dışarıda oynamak diye bi kavram vardı, hala var mı bilmiyorum çünkü hiç dışarda oynayan ve hava kararınca evine çağrılan çocuklar görmüyorum. biz dışarda toprağı ıslatıp kubbe şeklinde ocak yapar onunla bile oynardık. o zaman annem oynadıkları arabaları dedemle birlikte yaptıklarını anlatırdı da ilkel gelirdi bana. keşke diyeceğim kimin aklına gelirdi o zaman?
küçükken büyümekle ilgili düşündüğüm tek şey boyumun uzamasıydı ve bir insanın boyu nasıl uzar aklım almıyordu. herkes bir zamanlar bebek olduğuna göre yaklaşık 50 cm'den 1.80'e falan ulaşmıştı babam, nasıl olabilirdi ki bu? keşke büyümek sadece boyumun uzaması olsaymış diyorum şimdi. tek derdim bu olsaymış.
dertlendim işte. şerefe!

Nisan 02, 2010

çizgilim

aslında çocuklara yönelik yapılmış olsa da yetişkinler tarafından düşünülmüş olmaları nedeniyle bir çok çizgi filmin eşek kadar olmuş bizleri ilgilendirdiğini düşünmemin, çizgi film izlemeye devam ettiğim için kendimi aklamaya yönelik bir düşünce hilesi olduğunu yüzüme kim vuracakmış şaşarım.
adını zikredip onurlandırmak istemediğim bir genç gsm hizmetinin sessiz sinema oyununu oynayıp vücudumdaki tüm sinir uçlarını uyaran bir hissiyatla kendime gelince rugrats'ı hatırladım aniden.

Angelica Pickles'ın hayranı olarak izlediğim dizinin en sevdiğim bölümlerinden biriydi sessiz sinema oynayıp deliye dönmüş Stu'nun, Howard'a küstüğü bölüm. Angelica'nın başı çekmediği nadir güzel sahnelerden biriydi ve Howard orada "oscar"lık bir salak rolü oynamıştı. akademiye küsmemde, Johnny Depp'ten sonraki en önemli neden, bu oyunculuğun taktir görmemiş olmasıdır. animasyonlara ödül verip de rugratsı dışarıda bırakan akademinin gözümde polis akademisi 6 kadar değeri yoktur, gerisini akademisyenler düşünsün.
yine kendimi düze çıkarmak için değil de çizgi filmlerde çocuklara hitap etmeyen espirileri açığa çıkarmak için bir örnek geldi aklıma. disney çizgi filmlerinden birinde, çatısı akıtan bir evde yağan yağmurdan gelen suları tencere tavaya toplayan bir ailenin, tavan akıntılarından birinin altına süzgeç koyup, süzgeçin her deliğinden fışkıran suya bir fincan koymuş olmaları bence ergenliği geçmiş çizgi film izleyicileri için düşünülmüş bir espiridir, saygıyla arz ederim.

Mart 19, 2010

ünlü olmak

ilk bilgisayarım ms-dos'ta açılıyordu da windows'a girebilmek için bi'şeyler yazıyordum şimdi hatırlamadığım. windows 93 yüklü bilgisayarda half-life ve volfied vardı bi de grafikleri kötü olmasına rağmen yeni versiyonuna tercih edeceğim prince of persia. üşengeç olduğum için sanıyorum, hileli oynardım ki ona rağmen prensese ulaşamadım oyunda epey bi süre. ctrl+k sanırsam karşına çıkan adamı direkt öldürüyodu falan. bilgisayarı da trt'de katıldığımız bir yarışmadan kzanmıştık, ailece. yanında kazandıklarmızla birlikte öğretmen bir anne babanın çocuğu olan bana bir servet gibi gelmişti. bisiklet, çok fonksiyonlu kondisyon aleti, tost makinesi, boyum kadar lahana bebek, kitap seti ve bilgisayar işte. ödenen vergi bile zorlamıştı bütçeyi hatırladığım kadarı ile ama bisikletim olmuştu, bianchi hem de.
katıldığımız yarışmada konuk ünlü olarak sümer ezgü vardı, çekim öncesi halkla kaynaşmak istediği için sohbet etmeye gelmişti de yanımıza heyecan yapmıştım. oysa o zaman sümer ezgü'yü tanımıyordum bile ama orda benim için ünlü kişiydi o ve bu çok önemli bişidi benim yaşımda. adam benimle konuşmak için uğraşırken bi soru sormuştu, neden bilemiyorum cevap veremedim ve dedim ki "bunu söylersem evde dayak yerim" annem ve babam program sonrası eve dönerken o kadar çok kızdı ki böyle söylediğim için gerçekten dayak yiyecektim nerdeyse. çocukluk işte, aklım sıra espiri yapmışım. yarışmadan yıllar sonra trt5 tekrarını vermiş, ben tabi orta okul'da kendini beğenmiş huysuz bir ergenim, arkadaşlarım görmüş orda salaklığımı, offf. insan çocukken ne kadar da salak olduğunu düşünüyor. şimdi bakıyorum da, aslında gurur duymalıyım sorulan sorulara çatır çatır cevap veren ve hediyelerin hepsini götüren çocuk olarak. rakip ailenin oğlu neredeyse hiçbir soruya cevap veremediği için eli boş dönmüştü o gün. bilgisayarı ben kazandım daha ne olsun, bisikletin yeri ayrı! yeşil siyah bianchi'm, 18 vites. dağ bisikleti. gerçi o zamanlar sanki herkes 'tour de france'da yarışıyormuşçasına yarış bisikleti hayranıydı ama benim bisikletim hepsinin babasını dövüyordu. trt'yi belki de bu yüzden sevdim yıllarca ya da özel kanalların şımarıklığından uzak hizmet vermesi vardı düşünce suçu kapsamında düşünebilmeye başladığım zamanlarda. şimdiki trt değildi ismail cem zamanında sonuçta. sampras'ı, yagudin'i, federer'i, plushenko'yu tanıtan kanaldı işte...
böyle de bi televizyona çıkmışlığım var yani, adını bile hatırlamadığım, sümer ezgü'nün konuk olduğu bir trt yarışması ile

Şubat 17, 2010

hayvandan gerçekten farkımız var mı

herkesin zaman zaman uymadığı kurallar oluyordur, eminim isviçre’de bile oluyordur -ya da ben türk olduğum için böyle düşünüyorum- ama en basit ve insanın hayatını düzene sokan toplumsal kurallara bile uymayan ankara halkı için yapılabilecek tek açıklamanın sorumsuzluk olmadığını sanıyorum. insanlıktan nasibini alamamış olmak, bencillik, başkasının haklarını umursamamak, çevresindekilere saygı duymamak, dünaynın kendi etrafında döndüğünü sanmak, sadece kendisinin bazı haklara sahip olduğu yönünde yanlış bir inanç vs…
bahsettiğim kurallar kabaca şöyle;
- birden çok insanın kullandığı merdivenlerde ya da kaldırımda ya da yolda herkes kendi sağından yürür. Sağını ve solunu bilen insanlar için çok yüksek bir iq gerektirmeyen bu sözlü kural maalesef ki ülkemizde en az uyulan kurallardan birisi. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçen güruha tepeden bakınca; hemen herkes birbirine çarparak karşıya geçer, kırmızı ışık süresi yolu yarılamaya anca yeter ve geri kalan yarıda arabalarla boğuşarak geçişini tamamlayan insanlar durup demezler ki “biz acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz?”
- otobüs durağına yaklaşan otobüse, durağa ilk gelen insandan başlamak üzere sıra ile binilir, bu amaçla da kuyruk adı verilen, insanların peş peşe sıralandığı bir uygulama bulmuştur atalarımız. bazı semt duraklarında bu insancıl uygulamaya rastlanırken (otobüsleri yarım saatte bir gelen birkaç semt) büyük çoğunluğunda, bir araya toplanmış sığır sürülerine benzeyen bazı oluşumlar, aynı anda küçücük kapıdan girmeye çalışırlar. normalde iki dakika sürebilecek olan bu biniş beş altı dakikada sonuçlanmaz, kavga çıkar. yine o sürünün içinde bulunanlardan hiç birisi demez ki “yahu adam gibi arka arkaya sıraya girseydik hem en çok beklemiş olan ilk binerdi hem de bu hengameyi yaşamayıp iki dakikada otobüste olurduk.” Bahsettiğim sığır sürülerinin aynı anda ahır kapısından girmeye çalışmaları ile ilgili zilyon tane amerikan film sahnesi vardır, yeminle aynı görüntüler oluyor..

sabah sabah nerden çıktı şimdi bu sinir? bunlar kadar kolay ve yine bunlar kadar uygulanmayan bir diğer kural; metrodan iniş-biniş kuralları. Ortada tek bir kapı varsa önce inenler beklenir öyle binilir trene. Bu yine diğer duruma göre daha uygulanır durumda, diğer durum ise içler acısı. Kızılay’dan metroya binip işe giden bir insan olarak her sabah karşılaştığım bir saygısızlık, kızılay’da iki taraflı kapılarını açan trenden inenler kenar platforma yönlendiriliyorlar çünkü orta platformda trene binecek olanlar bekliyor ama çok uyanık, cin gibi, zeka küpü türk insanlarının bir kısmı biniş tarafından inerek diğer taraftan inen insanlardan yaklaşık 10 saniye önce üst kata çıkarak olimpiyat altını kazanmak için binecek olan insanların hakkını gaspetmekte hiç sakınca görmüyorlar. artık dayanamayıp tepki verdim bugün, “bu taraf binen yolcu için, diğer taraftan ineceksiniz” dedim, “sana mı kaldı” gibi bir yanıt aldım. “ne terbiyesiz insanlarsınız” dedim “sensin” dedi teyzeler, hepsi birden mahalle kavgasına tutuşmuş gibi cır cır konuşmaya başladı, bir yandan ‘özürlü asansörü’ne doluşmaya çalışırken bir yandan da kafalarını sallaya sallaya, kaşları çatık sözlü saldırılarına devam ettiler ve eminim ki uzun bir süre arkamdan konuştular kendilerinde bir hata aramadan. utanıp da yaptıkları ayıbı saklamak yerine bir de bunu savunduklarını görünce, arasıra da olsa umutlandığım bu ülke için hala daha bir umut olmadığını gördüm.

Şubat 13, 2010

sana dün bir tepeden baktım aziz valentine

* doğumda o kadar acıyı anne çektiği halde doğanın doğum günü kutlanır, ona hediye alınır. haksızlık.
* yeni bir yıla girerken insanlar sevdiklerine hediye alır, dünya ve kendileri bir bir yaşlanıp ölüme giderken. yanlış.
* yıl dönümü kutlanır, birlikte olmanın bilemem kaçıncı yılı için hediye alınır. sanki hala birlikte olmak çok büyük bir lütufmuş da, insanlar birlikte yaşayabildiği için çok büyük başarı elde etmiş gibi. tuhaf.
* sevgililer günü kutlanır. normalde a lira olan gül 5a lira olur. bir rahibin taşlanarak öldürüldüğü günü kutlar insanlar. eğlenceler düzenlenir, hediyeler alınır. acınası.
* kimse dünya çevre gününde sevdikleri için bi ağaç dikmez. acı.
* hele de benim doğum günümün dünya çapında büyük şenliklerle kutlanmaması en acı vereni.. oysa ben 40 gün 40 gece kutlama yapıyorum bu salak hayata geldiğim için. yazık!

Ocak 31, 2010

ferman padişahın, dağlar ferhat'ın.. isyanım var ulan

çalışma yaşantısının insanın hayat enerjisini emdiği bu zamanlarda işten eve dönüp bezgin ve boş oturmak dışında herhangi bir aktiviteye gücü kalmayan birisi olarak anlamsız isyanlara sürüklenir oldum, sıradan olaylar karşısında. öğrencilik zamanlarında okuldan daha çok gittiğim ve sevdiğim mülkiyelilere gitme davetleri bile bazen omuzlarında dünyayı taşıyan atlas'tan daha büyük ağırlık taşıyormuşum hissi uyandırıyor içimde (dünya öküzün boynuzlarında değil atlas'ın omuzlarında yükselir). yok ben gelmeyim demek varken isyankar ruhum çıkıyor nazik dr jekyll bedenimden ve "s.ktrn gidin aq. gelmiyom ben" deyiveriyor.
televizyon izlemekten tiksiniyor olmama rağmen uzun zamandır en büyük sosyal etkinliğim oldu çıktı ya aptal kutusu, ona yanarım en çok. interaktif olarak* izlediğim haberlerde, olan olaylara mı sinirlensem yoksa türkçe'nin katledilişine mi bilemiyorum. tüm gün bilgisayar karşısında beyni pelteleşmiş bir 21. yy insanı olarak kalan son gri hücre kırıntılarımla yaşadığı ülkenin dilini doğru düzgün kullanamayan insanlara sinirlerimi anlatan mailler atıyorum, müşteri hizmetlerini arıyorum kanalların. "bakın şimdi dahi anlamındaki "de", bağlaç olur kendisi, kendisinden önceki sözcükten ayrı yazılmasının yanında bir de sert sessiz yumuşamasına uğramaz. soru eki olarak bilinen mi mı edatları da birleşik yazılmaz ha keza." şeklinde bilgilendirdiğim müşteri hizmetleri temsilcileri şoka girmiş bir şekilde "evet anlıyorum" diyor ama eminim ki (bağlaç olan ki de ayrı yazılır bu arada) içlerinden pek hoş şeyler düşünmüyorlar hakkımda.
bu soğuk, karanlık, az karlı çok ayazlı ocak ayının son gününde, aylar sonra hak edeceğim iki haftalık tatilin hayali ile eşekler gibi çalışıp, kazandığım üç kuruşa bakmadan federer-murray maçını izlemek için "digi" giriş paketini ekonomik pakete çevirttikten sonra federer'in şampiyonluğuna sevinirken kazandığı 2 milyon 100 bin $ ile ilgili de isyan ettim afedersin.
şimdi merakla "olağan kongre"nin sonucunu beklemekteyim, tüpçü bi' daha başkan seçilsin de bana da isyankar tavrımı sergileyecek bir mecra daha açılsın bakalım. kalın ensesine, çukur çenesine, sarkık gıdısına, eblek çehresine iyice sövüp bi' dahaki seçime kadar "yeter yıldırım demirören, yeter!" diye yırtınayım. hayat böyle işte...

*interaktif olarak: haberlerdeki konuyla ilgili bağırıp çağırmak. konuşan kişiye cevap vermek, haberi sunan spikeri ya da alt yazıları yazmakla görevli olan kişileri azarlamak gibi eylemelerin tamamı.

Ocak 21, 2010

efsane geri döndü

yıllar önce evlenip de kaymayı bırakan gelmiş geçmiş en muhteşem patenci evgeni pluşenko 2010 avrupa şampiyonası'nda yine muhteşemdi (haber spikeri ağzıyla blog yazmak).
onunla birlikte ben de ekranlara dönüp yine heyecanla, dudaklarımı kemirerek buz pateni izlemenin keyfini yaşadım. şimdi yine heyecanla gala programını bekliyorum (kendi ile ilgili bilgi vermeyi seven blog yazarı).
6. avrupa şampiyonluğunu alması şerefine süpper bir gösteri hazırlayacağına canı gönülden inanıyor, edvin marton kişisi ile birlikte harikalar yaratmasını dört gözle bekliyorum...
son olarak kendisine şöyle demek istiyorum: yolda yürüdüğünden daha rahat buzda kayan bir insansın aslanım sen, ne o öyle ben bu işi bırakıyorum ayakları? bi daha olmasın!

Ocak 20, 2010

yara kabuğu

soyması çok çok zevkli değil mi?

Ocak 15, 2010

tuhaf zevkler

* sarı saman kağıda siyah tükenmezle yazı yazmak
* çizgileri yeşil olan harita metod defterinin sağ sayfasına yumuşak uçlu kurşun kalemle yazı yazmak
* yeni yıla ait ajandanın ilk sayfasına kişisel bilgileri girmek
* bilgisayarda kayıtlı her şeyi sınıflandırıp klasörlere ayırmak ve itina ile masa üstünden kaldırmak
* her türlü yazılı kağıdı türlerine göre ayırıp poşet dosyalara koymak ve ayrı ayrı klasörlemek
* renkli ayraçlar hazırlayıp klasörde kendince sekmeler oluşturmak
* renk renk yünler alıp kazak-hırka-şal-atkı-bere örmeye başlamak... ama sadece başlamak
* her yaz başı, cicili kumaşlardan bluz dikmek
.
.
.

Ocak 01, 2010

yeni yılı ıskalamak

biz yeni yıla girememiş olabiliriz.
ikinci geleneksel yeni yıl kutlamamızda hangi kanalda geri sayalım diye dolaşıp dururken geri sayımı kaçırdık üzerinize afiyet. bizimle birlikte evimizde bulunan insanlar da dahil olmak üzere 2si kadın 6 kişi bu sefer yeni yıla giremedi. duvar saatimizin yaklaşık 3 dakika geri kalmış olmasından kaynaklanan bu durum, uzay-zaman bükülmesi yaratarak bizim 2010a giremememize neden oldu diye düşünmekteyiz. şimdi tüm insanlar dünyanın güneş etrafındaki yeni turu için adapte olmuşlarken biz eski turu bitirip yeni tura katılamamış olan 6 kişi kendi çabalarımızla yetişmeye çalışacağız. zorlu bir süreç bizi bekliyor.
yeni yılı kaçırınca en azından victoria'nın meleklerini izleyelim dedik ve cnbce'nin karşısına kurulduk (seksi resimleri için tıklayınız). yeni modelin seçimi, black eyed peas, bi kaç güzel hatunun iç çamaşırı ile yürümesi derken saat oldu 1. başlangıcında istediğimiz verimi alamadığımız bu yılı da zaten kabul etmiyoruz. hadi bakalım.

Aralık 30, 2009

2009 bitti

kocaman 2009 da bitti. önceden 60lar 70ler 80ler diyorduk ya şimdi de 10lar mı diyeceğiz acaba. benim en büyük derdim bu 2010 ile ilgili. bir de tabi ülkenin durumu var, maddi olanaksızlıklar, savaş, vs.
ama tüm bu olanlara rağmen insanlarda tuhaf bir mutluluk oluyor yeni yıl geldiğinde nedense. bi iyi dilekler, bi anlamsız gülüşler, bi parasızlığa rağmen çılgın eğlence planları. gerçekten iyi bir şey mi ki sürekli yeni bir yılın gelmesi bilemedim. benim yeni yıl ile ilgili beklentim ise:

Aralık 21, 2009

those were the days -1-

arkadaşlarla tv izleme aktivitelerinden birinde küçük çocukların şarkı söylediği bir program izledik geçen gün. konuklar arasında suat suna vardı, ilk çıktığı zamanlarda olduğu kadar sakin ve hüzünlü yüz ifadesi ile yeni albümünün reklam gezisine çıkmış. onu görünce aklımıza, 90'ların başındaki pop furyasında patlayan şarkıcıların çıkış şarkılarını -internet yardımı olmadan- hatırlama şenliklerimiz geldi. biz bilgisayar öncesinde çocukluğumuzu yaşadığımız için tuhaf şeylerden zevk alan bir nesil olarak görülüyoruz yeni yetmeler tarafından.
örneğin kudra insanı ile en büyük eğlencemiz ansiklopedi okumak. akşam oturup ertesi sabahki finale çalışmamız gerekirken, elimize ansiklopedi alıp rastgele bir sayfa açıp ordan bir başlığı okurduk sırayla ve çok eğlenirdik. şimdi her meydan larousse gördüğümüzde endorfin salgılamamız da pavlov'un deneyinde zil sesine salya akıtan köpek gibi şartlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. o lacivert cildi, o birinci hamur beyaz kağıdı, o siyah mürekkep kokusu...
işte çıkış şarkılarını hatırlama şenlikleri de böyle bir eğlence. şarkıları hatırlayıp bağıra çağıra söylediği zaman da insan beyninin ne kadar devasa bir depo olduğunu fark ediyor insan. sözlerini bildiğini bile bilmediğin bir şarkıyı ezbere söylemek tuhaf bir duygu.
en kolay hatırlanan tarkan, kenan doğulu, sertab erener gibi hala aktif olarak şarkıcılık hayatına devam edenler oluyor bu arada. ama o suat suna o kadar zorladı ki, gözlerimizden yaşlar akmaya başladı hafızayı zorladıkça. adamın tüm klibi gözümüzün önünden film şeridi gibi geçti ama sessiz film olarak geçtiği için en sonunda, aşırı meraktan, internete bakmaya karar verdik. tam ben google'a danışacakken arkadaşın ağzından şu sözler döküldü:
"gel dedim benimle gelmedin,
bana aşkını ver dedim, çok şey mi istedim.
gel dedim benimle gelmedin
ansızın çektin gittin"
o gece huzurlu uyuduk...

not: kıl oldum abi, yaparım bilirsin, sakin ol, benimle oynama, hey corç, hadi yine iyisin, yeter ki onursuz olmasın aşk, seni aldattım, abone ve daha niceleri...

Aralık 11, 2009

yazar bi yazar bi yazamaz

1. google hala'ya "deniz baykal" görselleri sorduğunuz zaman ilgili arama teklifi "devlet bahçeli" oluyor. ad ve soyadlarındaki "de" ve "ba" benzerliği nedeni ile mi bu teklif sunuluyor yoksa google bize bir mesaj mı veriyor bilemedim. üstüme de alınmadım açıkçası mesaj varsa da bana mı var? kendileri düşünsün, ben görevimi yapıp bunu bildirdim. (aynı şey tam tersi için geçerli değil. ev ödevi: mantıkta "ise" ile "ancak ve ancak" farkını araştırıp öğrenelim.)

2. "google'da kendini arama" sanırsam herkesin yaptığı bir şey. eğlenceli sonuçlarla karşılaşmak da cabası. işte bir örnek. googleda ad-soyad arattım -ki az bulunan bir adım var- ve facebook üyesi bir adaşım (soyadaşım aynı zamanda) ile karşılaştım.

3. edebi açıdan kısır olan bu dönemde kendime farklı eğlenceler bulmak, boş zamanımı iyice boşa harcamak konusundaki üstün başarım beni nerelere götürecek bilmiyorum. yeniden yazı yazabileceğim günlerin özlemi ile "google ile ikili ilişkiler" başlığını burada bırakıyorum.

Aralık 06, 2009

"etnik kökenli" birlikte yaşama salatası

malzemeler: asırlardır bir arada yaşayan çeşitli insanlar, askeri darbe, kan, kin, konu ile ilgili saçmalayacak birileri.
asırlardır bir arada yaşayan halklar ilk önce birbirlerine karşı kinlendirilir. bazı etnik kökenlerin dilleri konusunda itina ile yasak koyacak bir askerin yönettiği bir darbe ile ülkede üst kimlik alt kimlik gibi anlamsız bir tartışma ortamı hazırlanır. bundan bir kaç yıl sonra bir etnik kökene mensup olan başbakan, cumhurbaşkanı olup bu ülkede biz neden kendi dilimizi konuşamıyoruz diye açıklamalar yapar, oysa halk yasak olmasına rağmen kimin hangi dili konuştuğunu, kimin hangi kökenden geldiğini o zamana kadar pek umursamamaktadır. bu umursamazlık işe gelmediği için bunların muhakkak karşılıklı olarak kızmalarını sağlamak çok önemli çünkü sadece bu sayede kan elde edebiliriz ki salatanın ana malzemelerinden birisi de budur.
bu ortam kendi haline bırakılarak yıllar geçmesi beklenir ve askeri güçler ile -farklı kökendeki vatandaşları temsil ettiği iddia edilen ancak hiç alakası olmayan- bir örgüt arasında çatışmalar artarak genç insanların ölmesi sağlanır ki dikkatler buraya çekilsin ve tüm halk bu olayla ilgilenip gözlerini kin bürüsün. olmayan bir terör ve olmayan bir faşizm işte böyle yaratılır. sonra bir gün adamın biri çıkıp açılım yapalım, haklar verelim diye salatanın sosunu hazırlar. normalde özgür değilmiş de özgürlük verilecekmiş ortamı bu şekilde hazırlanır.
sonra büyük bir düşünür bulunur - evinizde düşünen biri yoksa onun yerine bir popçu kullanmakta sakınca görmüyorum çünkü bu salatayı elimizdeki malzemelerin amaç dışı kullanımıyla hazırlayıp ekstra masraf yapmıyoruz- bu kişiye "ben gençken gaza gelip yanlış yapmışım, şimdi olsa yapmazdım. hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor" dedirtilir. bazı insanlarla birlikte yaşayabilmesi için eğitim alması gereken bu popçu en son olarak bir de etnik dilde türkü falan söylerse salata tadından yenmez..
hadi eller havaya, oturmaya mı geldik?

Kasım 24, 2009

paniklerdeyiz

akşam haberlerini izleyemedim -ki zaten uzun zamandır haberlerle aram olmadığı gibi trt ile ilişkimi çok öncelerde kesmiş bulunmaktayım- ama sözlük'te "sol frame"i tarayınca öldü sandığım bir başlık gördüm ki evlere şenlik. darwin'i bitiren balık! bahsedilen balık coelacanth ve bugün değil yaklaşık 71 yıl önce bulunmuş vs. bilim adına yazı yazacak kadar araştırmacı bir ruha sahip değilim, benim derdim trt'de verilen haber ve içeriği.
eskiden tarafsız, reyting kaygısız, kaliteli yayınlar yapan bir devlet kanalı olan trt'nin bugünkü durumu salt bu haber sayesinde anlaşılmaktadır. tenis turnuvalarını, olimpiyatları, kimsenin izlemediği düşünülen buz pateni yarışmalarını yayınlayan trt ticari kaygı edinmiş.. devletin kanalı reyting peşinde, kendini yaratılışçılara sevimli gösterme derdinde. yayınladığı haberi google'dan araştırma zahmetine bile girmemiş ama niye araştırsın ki? sorgusuz sualsiz söyleneni kabul etmeye meyilli bir kitleye onları yormayacak ve aynı zamanda mutlu edecek haber yapmak için araştırma yapmaya ne hacet? (sonra göbeğini kaşıyan adam diyince ayağa kalkıyor bazı kesimler)
hadi gidin de iki hayvan öldürüp sevap kazanın şimdi.. belki bu sene coelacanth kesmek daha sevaptır kim bilir?

Kasım 16, 2009

anlamsız sıkıntı

bazen olur ya böyle nedeni olmayan bir moral bozukluğu, içinde kötü şeyler olacakmış gibi bir his. sonbaharın en popüler ruh hali; kasvetli bir hava, şıpır şıpır yağmur sesi, inadına açılan hüzünlü müziklerle düşünceleri bunaltma isteği...
bu sıkıntıyı geçirecek en güzel reçete bir bardak sıcacık ıhlamur alıp eline, çıtır çıtır yanan bir sobanın başında güzel bir kitap okumak aslında ama nerde öyle yanındaki minik fırınına patates atıp közleyebileceğin, üzerinde tısırdayarak kaynayan bir güğüm suyun bulunduğu sıcak, içten ve huzur dolu sobalı evler?
sobada kömür çıtırdadıkça açılmaz mı ruhundaki sıkıntı, içine mutluluklu dolmaz mı insanın... üşengeçlikten dolayı huzurumuzu da bir kenara bırakıp kaloriferli evlere geçtik geçeli daha sinirli daha tahammülsüz daha bencil olduk bu kocaman, kim kime dum duma, soğuk, gelişmiş(!) şehirlerde. havanın ısısına göre ayarlanmış kazanların ısıttığı bir sürü demir yığınlı fiziken sıcak ama manen soğuk evlerde yaşayan yüzü gülen ama içi ağlayan insanlar...
camlardan giren soluk gün ışığında eşyaların gölgeleri sabit duruyor artık, sobanın tavana yansıyan ve gölgeleri kımıldatan ışığı yok, bizimle birlikte yaşayan evler değil artık yaşadığımız yerler.
annanemin evi sobalıydı bir tek koskoca çevremde, kışın hep orda kalmak isterdim... artık o ev de yok, kocaman bilmem kaç şeritli yol geçti güzelim evin üstünden. bahçedeki çeşit çeşit ağaçlar, en küçüğü 50 yaşında olan, hormonsuz zehirsiz meyve yediğimiz ağaçlar kesildi, yerine kaloriferli evler olan dev apartmanlar dikmek için.
kartopu oynayıp, naylon torbalarla yokuşlardan kayıp soğuktan morarınca eve gelip de soba borusuna sarılarak ellerimizi ısıtamayacağız hiç bir zaman artık, ki zaten doğru düzgün kar bile yağmıyor soğuktan morarıp da güle oynaya sobaya sarılmaya koşalım.
yaşlandım da orta yaş bunalımına bile girdim he? vay beee

Kasım 12, 2009

hobi

kendi çabalarımla evimde kullanabileceğim basit eşyalar yapmaktan o kadar çok hoşlanıyorum ki bazen şahan'ın derya baykal taklidindeki menapozlu kadın gibi olmaya başladığım korkusuna kapılıyorum. şimdi ise gözümü yükseklere diktim, eve bir orta sehpa yapmaya karar verdim. üstünün cam olmasını istemekle birlikte, camı dışardan alıp kestirmek zorunda kalacağım için tam olarak benim elimden çıkmayacak diye ondan vazgeçtim. ama tahta yapsam sanki dışardan almayacak mıyım? ağaç kesip tahta mı üreteceğim? çok zor kararlar bunlar, altı üstü hobi deyip geçmemek lazım.

true blood ve house md izlemekten gözlerimi kan bürüdü. vampirler gerçekten var mıdır diye düşünür oldum hatta, inananlar var vampirlere biliyorum, istanbul'da toplanan bir grup olduğunu bile duydum; vampir bulmak için hayatlarını adamış insanlar.. site site gezip hastalık araştırıp house'un teşhislerini kontrol ede ede "differential diagnosis" uzmanı olunabilir mi acaba? ben bi tıp fakültesine gidip danışayım.

son zamanlarda coverlanmış şarkılara taktım kafayı. sevdiğim tüm şarkıların coverlarını bulup yeni bir arşiv yapmaya başladım ve farkettim ki hangi şarkı, hangi tarz olursa olsun, rock/metal havası verilince güzelleşiyor. bu aralar favorim "here comes the rain again-hypnogaja"