"sen new york'sun büyük düşün": ny'de 15 dakika yürüme mesafesinde bulunan bir yere araçla yarım saatle giden başbakan artık oranın da akp'nin düzenlemelerine muhtaç olduğunu anlamış. zaten hep merak etmiştim nasıl oldu da el atmadılar diye, washington meydanında bir fıskiye olmadan nasıl rahat ediyorlar, kaliforniya'nın merkeze giden yollarına köprülü kavşak yapmadan nasıl uyuyabiliyorlar diye. meğer zamanını kolluyorlarmış, kurt gibi adamlar.
"küçük tayyip": aynı haberde bir de ayakkabıları delik deşik olan, okula giderken anasının elinden tutamamış bir yavrucak var. hep çocuklarının geleceğini düşünmüş ayacıklarına taşlar batarken ve demiş ki "bu taşlar batmasın diye ne yapabilirim, ne yapabilirim? buldum.. deniz'de yeterince yüzeyde kalabilirsek ayağımıza taş batmaz... hmmm.... gemi!!" çocuklarımın gemileri olursa ayaklarına taş batmaz"
"yeniden olacak o kadar": ciddi ciddi yeniden başladığına inanamıyorum ve gördüğüm kadarıyla eski programın üzerine hiçbir şey katmadan olduğu gibi başlamış resmen. tarif edilemez duygular içindeyim, bi ara tiyatroyu bırakıp açlık grevleri yapmışlar o da yetmemiş ölüm orucuna girişmişlerdi... kim ikna etti geri dönmeye, hangi mantıkla?
"the bodyguard": evet efendim kevin costner da destek verdikten sonra bize bok yemek düşer. daha fazla konuşup da kimseyi rencide etmek istemiyorum çünkü bizim oralarda buna elalemin derdi seni mi gerdi derler, ayıp
Eylül 26, 2009
Eylül 11, 2009
hazırızz
her hangi bir felaket durumunda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sorumluluklarını bilmeyen vatandaşlar kurban olur, tedbirini almış has vatandaşlar ise sefasını sürer. biz de bu minvalde evimizin tüm odalarını alt kat komşularımızı yatırabileceğimiz şeklide birer yatakhaneye çevirdik, para toplayıp helikopter kiraladık ve arabalarımız sele kapılıp gitmesin de sonra belediyemiz suçlanmasın diye hepsini çatılara teraslara taşıttık; felaketten pay çıkardık, ilerde kuraklık olduğu zaman belediye başkanımız bizlere kızmasın, bizim yüzümüzden suçlu duruma düşmesin diye, sırf ona yakışır vatandaşçıklar olabilmek için balkonumuza yağmur suyunu toplayabilecek damacanalar, leğenler, kovalar dizdik.
elimizden daha ne gelir, nasıl önlem alabiliriz diye düşünürken yine akıl kumkuması, zeka pırıltısı, çözüm üreteci başkanımızın tavsiyelerine dönüp baktık ve onun rehberliğinde mahallemizdeki tüm mazgalların üzerindeki yaprakları topladık ki sel suları akıp gidebilsin, çünkü sel olmasının nedeni 16 yıllık başkanımızın alt yapı konusunda elinden gelenden fazlasını yapmış olmasına rağmen dökülen yaprakların mazgalları tıkamak suretiyle i.m.g. başkana bir nevi tuzak kurması, aslında onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması ve bu sınavları elbirliği ile aşmamız sonucunda cenneti garantilemesi. zaten o kadar güzel gülümseyen bir insanı cennet dışında bi de ankaraspor başkanlığına yakıştırabiliyorum, başka her şey eğreti duruyor. (burdan futbol federasyonunu kınamadan da geçemeyiz çünkü tam da doğal felaket sırasında yapılacak şey değildir bu federasyonun yaptığı. kahrol federasyon al sana bombe...)
zaten başkanımız yıllar önce bugünleri düşünerek bir takım başka tedbirler de almış, tüm ankara'yı alt geçitlerle donatmış ve onları bilinçli olarak kanalizasyon seviyesinin altında yaptırmıştı ki sel olduğu zaman tüm alt geçitler suları çeksin, halk daha fazla zarar görmesin. doğal bir felakete daha ne kadar fazla önlem alınabilir ki zaten. yani şimdi deprem olsa bunun suçlusu yerel yönetimlerdir diyebilir misiniz? adam gitmiş fay hattının üstüne evini yapmış, deprem olunca tabi ki yıkılacak. dere yatağına ev yapmış, yağmur yağınca tabi boğulacak. yani 16 yıldır baştalar diye her şey onların suçu değil ki, 44 yıl başta kalmış olan chp'nin daha çok suçu var. zamanında yerleşim alanı olmasa bile, kentleşme olmasa bile bulduğu boş alana kanalizasyon, su, elektrik döşeyecekti ki şimdi sorun çıkmasın. işte bunların hepsi bu yüzen aslında Atatürk'ün suçudur.
bunların yanında bir de tabi ki 7. caddenin trafiğe kapatılıp alkolden arındırılması en önemli tedbirlerden biri. şimdi düşünün bi, sel oldu diyelim; 7. caddede araba olmadığı için hiç bir araba zarar görmeyecek ve bunun yanında alkolün yasaklanması sayesinde herhangi bir sel basması durumunda içkiler de sele karışıp selin suyunu artırmayacak. bunların hepsi birer önlemdir, felaketlere çözümdür. bu kadar başarılı çözümleri uygulayabilmek için bile izin alması, referandum yapması gereken bir belediye başkanı daha ne yazpsın ki hizmet getirebilmek için?
elimizden daha ne gelir, nasıl önlem alabiliriz diye düşünürken yine akıl kumkuması, zeka pırıltısı, çözüm üreteci başkanımızın tavsiyelerine dönüp baktık ve onun rehberliğinde mahallemizdeki tüm mazgalların üzerindeki yaprakları topladık ki sel suları akıp gidebilsin, çünkü sel olmasının nedeni 16 yıllık başkanımızın alt yapı konusunda elinden gelenden fazlasını yapmış olmasına rağmen dökülen yaprakların mazgalları tıkamak suretiyle i.m.g. başkana bir nevi tuzak kurması, aslında onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması ve bu sınavları elbirliği ile aşmamız sonucunda cenneti garantilemesi. zaten o kadar güzel gülümseyen bir insanı cennet dışında bi de ankaraspor başkanlığına yakıştırabiliyorum, başka her şey eğreti duruyor. (burdan futbol federasyonunu kınamadan da geçemeyiz çünkü tam da doğal felaket sırasında yapılacak şey değildir bu federasyonun yaptığı. kahrol federasyon al sana bombe...)
zaten başkanımız yıllar önce bugünleri düşünerek bir takım başka tedbirler de almış, tüm ankara'yı alt geçitlerle donatmış ve onları bilinçli olarak kanalizasyon seviyesinin altında yaptırmıştı ki sel olduğu zaman tüm alt geçitler suları çeksin, halk daha fazla zarar görmesin. doğal bir felakete daha ne kadar fazla önlem alınabilir ki zaten. yani şimdi deprem olsa bunun suçlusu yerel yönetimlerdir diyebilir misiniz? adam gitmiş fay hattının üstüne evini yapmış, deprem olunca tabi ki yıkılacak. dere yatağına ev yapmış, yağmur yağınca tabi boğulacak. yani 16 yıldır baştalar diye her şey onların suçu değil ki, 44 yıl başta kalmış olan chp'nin daha çok suçu var. zamanında yerleşim alanı olmasa bile, kentleşme olmasa bile bulduğu boş alana kanalizasyon, su, elektrik döşeyecekti ki şimdi sorun çıkmasın. işte bunların hepsi bu yüzen aslında Atatürk'ün suçudur.
bunların yanında bir de tabi ki 7. caddenin trafiğe kapatılıp alkolden arındırılması en önemli tedbirlerden biri. şimdi düşünün bi, sel oldu diyelim; 7. caddede araba olmadığı için hiç bir araba zarar görmeyecek ve bunun yanında alkolün yasaklanması sayesinde herhangi bir sel basması durumunda içkiler de sele karışıp selin suyunu artırmayacak. bunların hepsi birer önlemdir, felaketlere çözümdür. bu kadar başarılı çözümleri uygulayabilmek için bile izin alması, referandum yapması gereken bir belediye başkanı daha ne yazpsın ki hizmet getirebilmek için?
Eylül 06, 2009
kutuya inanmak
para verip sinemalı dizili pakete üye olduğumuz ve adını burdan verip de iyi/kötü reklamını yapmak istemediğim uydu antenli, uydu dalgası alıcı kutulu (receiver) aptal kutusu (tv) şeyinin son iki aydır sinema kanallarında hiç bi bok olmaması nedeniyle tüm paketleri kapattırıp normal düzene geçtiğimizden beri türk kanallarını izlemeye döndük. son bir haftadır izlediğimiz programlar içinde sinirlerimi hoplatan reklamlar, gülsem mi ağlasam mı bilemediğim yarışmamsılar ve ucuz amerikan filmleri var. zaten uzun zamandır haberlerle ilişkisini kesmiş birisi olarak önemli haber kanalları dahil hiçbir kanalda haber türü yayınlara katlanamıyorum, gazeteleri okumaktan itinayla kaçınıp kendini ve çevresini bilmez bir insan olmak yönünde ilerliyorum.
sinirimi bozan ilk reklam alın-verin adlı, türk ekonomisini kurtarma yönelimli ve dahi iktisat bilimini zorlama içerikli, ekonomistli bir saçmalık olup daha önce buradan veryansın ettiğim "eve kapanma pazara çık" saçmalığını bile daha mantıklı gösterme becerisine sahip oldu. başarılarının devamını diliyor, zeki ve eğlenceli bir arkadaşımın önerisini -ondan izin almadım ama- burdan yetkililere bildirmeyi bir görev biliyorum: "al-ver reklamlarında müjde ar oynasın, orospu rolünde olsun, pezevengi para kazansın, eve giderken kıyma alsın, ekonomi canlansın"
ikinci sinir olduğum reklam da aziz üstel'in oynadığı saçma bir seri. içeriğini anlatıp kimsenin sinirlerini hoplatmak istemiyorum, kendi kendime sinirleniyorum.
aptal kutusunda izlediğim ve hayret mi etsem üzüntü mü duysam dalga mı geçsem bilemediğim bir olay da var mısın yok musun denen yarışmamsı. cem yılmaz'ın katıldığı bölüm hariç hiç tamamını izlememiştim yarışmanın. son bir haftadır izliyorum ve yarışmanın artık kendine ait bir jargonu oluştuğunun, oradaki insanların bazı konularda uçmak seviyesinde hislere sahip olduğunun yanında benim bu ülkeye gittikçe yabancılaştığımın farkına vardım. mavi hissedenler, kırmızı olduğuna dair yüzdeli istatistikler verenler, 24 kutulu bir oyunda kutudan çıkan sayılar üzerinden bilimsel veriler elde edenlerle birlikte kutusuna inanan insanlar gördüm. hatta kutusuna inandığını söyleyen bir kıza oraya çıkanların %70i zaten kutusuna inanıyor diyen bir kişiye rastladım ki o andan itibaren türkiye istatistik kurumunun neden yanlış enflasyon hesapladığını ve bu çıkan sonuca türk insanının neden saf saf inandığını anladım. biz istatistikten anlamıyoruz, kutumuza güveniyoruz.
sinirimi bozan ilk reklam alın-verin adlı, türk ekonomisini kurtarma yönelimli ve dahi iktisat bilimini zorlama içerikli, ekonomistli bir saçmalık olup daha önce buradan veryansın ettiğim "eve kapanma pazara çık" saçmalığını bile daha mantıklı gösterme becerisine sahip oldu. başarılarının devamını diliyor, zeki ve eğlenceli bir arkadaşımın önerisini -ondan izin almadım ama- burdan yetkililere bildirmeyi bir görev biliyorum: "al-ver reklamlarında müjde ar oynasın, orospu rolünde olsun, pezevengi para kazansın, eve giderken kıyma alsın, ekonomi canlansın"
ikinci sinir olduğum reklam da aziz üstel'in oynadığı saçma bir seri. içeriğini anlatıp kimsenin sinirlerini hoplatmak istemiyorum, kendi kendime sinirleniyorum.
aptal kutusunda izlediğim ve hayret mi etsem üzüntü mü duysam dalga mı geçsem bilemediğim bir olay da var mısın yok musun denen yarışmamsı. cem yılmaz'ın katıldığı bölüm hariç hiç tamamını izlememiştim yarışmanın. son bir haftadır izliyorum ve yarışmanın artık kendine ait bir jargonu oluştuğunun, oradaki insanların bazı konularda uçmak seviyesinde hislere sahip olduğunun yanında benim bu ülkeye gittikçe yabancılaştığımın farkına vardım. mavi hissedenler, kırmızı olduğuna dair yüzdeli istatistikler verenler, 24 kutulu bir oyunda kutudan çıkan sayılar üzerinden bilimsel veriler elde edenlerle birlikte kutusuna inanan insanlar gördüm. hatta kutusuna inandığını söyleyen bir kıza oraya çıkanların %70i zaten kutusuna inanıyor diyen bir kişiye rastladım ki o andan itibaren türkiye istatistik kurumunun neden yanlış enflasyon hesapladığını ve bu çıkan sonuca türk insanının neden saf saf inandığını anladım. biz istatistikten anlamıyoruz, kutumuza güveniyoruz.
Ağustos 28, 2009
elleme baba yorgun
orta okul ve lise hayatım boyunca çok başarılı kompozisyonlar yazmama, noktlama işaretlerini tam yerinde kullanmama, geniş bir sözcük dağarcığına sahip olmama rağmen hiçbir zaman kompozisyon sınavlarından tam puan alamadım çünkü hayatımda hiç doğru yazıya doğru başlığı koyamadım. hala da aynı şekilde devam etmekteyim. başlık aslında yazılan yazının içeriği ile ilgili ipucu veren bir eleman olduğuna göre ben aslında ne yazdığımı tam olarak bilmiyorum sanırsam.
uzun zamandır yazı yazmaya zamanım olmuyo ama akşam uyumadan önce düşünmeye zamanım oluyor, ben de hep şöyle yazsam böyle başlayıp şu şekilde bitirsem diye yazıları düşünüyorum. ama sabah kalktığımda aklımda hiç bişi kalmamış oluyo. öyle de güzel şeyler geliyo ki aklıma çok üzülüyorum sabah hatırlamayınca. yani aslında biraz biraz hatırlıyorum ama tam kafamda kurduğum şekliyle hatırlayamayınca içime sinmiyo.
uzun zamandır yazı yazmaya zamanım olmuyo ama akşam uyumadan önce düşünmeye zamanım oluyor, ben de hep şöyle yazsam böyle başlayıp şu şekilde bitirsem diye yazıları düşünüyorum. ama sabah kalktığımda aklımda hiç bişi kalmamış oluyo. öyle de güzel şeyler geliyo ki aklıma çok üzülüyorum sabah hatırlamayınca. yani aslında biraz biraz hatırlıyorum ama tam kafamda kurduğum şekliyle hatırlayamayınca içime sinmiyo.
Ağustos 08, 2009
Ağustos 05, 2009
deniz güneş kum ankara
bu yaz tatil yapamamak konusunda dertli dertli iç çekerken eskiden yaptığım ve şikayet ettiğim tatilleri düşünüp, evet işte insan elindekinin kıymetini bilmiyor dedim bir kez daha. çok çok önce ailece gittiğimiz bir tatil vardı, tüm tatil boyunca suratımı asıp triplerde gezmiştim memnuniyetsizlik nedeniyle. adını verip sevenlerini ve yaşayanlarını üzmek istemediğim köyden çevirme küçük bi tatil beldesinde, küçücük bi ev kiralamıştık da, her şeyden şikayet etmiştim mesela. evin biraz ilerisinde bir migros görüp en azından migros varmış, alışveriş sorun olmaz demiştim. yavaş yavaş markete yürürken acaba kaç m'li falan diye düşündüğümü hatırlıyorum. ama o kadar küçük bi yerdi ki bırakın m'yi, migros'u bile m'siz yazmışlardı.. igros :)
şimdi düşünüyorum da ne kadar güzel bi yermiş. sessiz sakin, denizi olan, huzurlu... işte elimde değil ya kıymete bindi. kiraladığımız ev de çok güzeldi aslında. hansel ve gratel'in gittiği şekerden eve benziyordu. kör ölür badem gözlü olur biz insanlar için hep sanırsam.
şimdi ankara'da sıkışmışken düşünüyorum da keşke o igros'u olan, şeker evli küçük tatil yerinde olabilsem
şimdi düşünüyorum da ne kadar güzel bi yermiş. sessiz sakin, denizi olan, huzurlu... işte elimde değil ya kıymete bindi. kiraladığımız ev de çok güzeldi aslında. hansel ve gratel'in gittiği şekerden eve benziyordu. kör ölür badem gözlü olur biz insanlar için hep sanırsam.
şimdi ankara'da sıkışmışken düşünüyorum da keşke o igros'u olan, şeker evli küçük tatil yerinde olabilsem
Temmuz 27, 2009
zınısım adnıkraf ninekilhet
tüketiciyi koruma kanunu adı altında alkol reklamlarıyla ilgili yapılan düzenlemeler tüketicinin haber alma, yeni ürünlerden haberdar olma özgürlüğünü kısıtlarken, yayınlanan tebliğ içeriği yine bir türkiye klasiği olarak güleriz ağlanacak halimize örneği olarak çıktı karşımıza. sinemalarda alkollü içki reklamları 18 yaş sınırı olan filmlerde ve film bittikten sonra gösterilebilecek. porno izlemeye gidersek mesela -üç film birden devamlı- sonunda oyunculara ve çekim ekibine göz attıktan sonra bir rakı reklamı görcez. ama su yok, peynir yok, balık yok, kavun yok... çünkü alkolü yemeklerle birlikte anmak yasak. çilingir sofrası yasaklandı ülkede. bira yanında cips yok, çerez yok, patates kızartması yok. kafir misiniz yahu, alkolün yanında nimetin işi ne?
düzenli şarap içenlerin (sözüm alkoliklerden dışarı) daha az kalp krizi riski olması gerçeğini söylemek yasak, özendirmemek için; rakı içip de gripten yırtmak yasak, ağrıyan dişe alkol basmak da yasak. alkolsüz ıslak mendil kullanacak herkes. yakında ameliyatlarda lokal-genel farketmez, anestezi yasak! sen beni günaha mı sokmak istiyorsun bre doktor? canlı canlı kes, alkol bize ters...
şimdi asıl bomba: alkollü içki reklamlarında gençlerin(tamam bunu anladık) ve genç gösterenlerin(nası yani) oynatılması yasak. genç gösterme kriteri nedir ki? yani annem 55 yaşında ama genç gösteriyor. baksan 40 dersin. bu durumda alkollü içki reklamında oynayamaz mı? oysa bizim geçim kaynağımızdı bu. genç gösteren ne demek?
bir de ünlülerin oynaması yasak. ünlüler alkolle örnek olmasınlar, biz ünsüzler kendi aramızda takılırız zaten, ünlüye ne hacet?
düzenli şarap içenlerin (sözüm alkoliklerden dışarı) daha az kalp krizi riski olması gerçeğini söylemek yasak, özendirmemek için; rakı içip de gripten yırtmak yasak, ağrıyan dişe alkol basmak da yasak. alkolsüz ıslak mendil kullanacak herkes. yakında ameliyatlarda lokal-genel farketmez, anestezi yasak! sen beni günaha mı sokmak istiyorsun bre doktor? canlı canlı kes, alkol bize ters...
şimdi asıl bomba: alkollü içki reklamlarında gençlerin(tamam bunu anladık) ve genç gösterenlerin(nası yani) oynatılması yasak. genç gösterme kriteri nedir ki? yani annem 55 yaşında ama genç gösteriyor. baksan 40 dersin. bu durumda alkollü içki reklamında oynayamaz mı? oysa bizim geçim kaynağımızdı bu. genç gösteren ne demek?
bir de ünlülerin oynaması yasak. ünlüler alkolle örnek olmasınlar, biz ünsüzler kendi aramızda takılırız zaten, ünlüye ne hacet?
Temmuz 25, 2009
çocukluk-1
herkesin kendi vücudunda sevdiği, beğendiği bir yer vardır sanıyorum, çok büyük bir narsist değilsem. ben en çok yüzük parmaklarımın tırnaklarını severim mesela (işaret parmaklarımınkileri de hiç sevmem). özellikle de biraz uzatıp parlatıcı sürünce pek güzel görünürler ama bu sevgimle ilgili tuhaf bi sorunum var, çok küçükken anlatılan bir hikaye yüzünden.
bir geyik göl kenarında kendini hayran hayran izlerken içinden de boynuzlarının ne kadar güzel olduğunu düşünürmüş. uzun uzun bakarmış boynuzlarına ve iç geçirirmiş, böyle güzel boynuzlarım var ama şu bacaklarımın çirkinliği beni çok üzüyor diye. bir gün yine boynuzlarını övüp bacaklarının çirkinliğine takılmışken bir aslan saldırmış zavallı geyiğe, geyik olanca hızıyla kaçmaya başlamış. o beğenmediği bacakları o kadar çevikmiş ki aslanı epey geride bırakmış, dönüp bakmış aslan devam ediyor koşmaya. tam hızlanmaya başlayacakken boynuzları bir ağacın dallarına takılmış ve uğraştıkça daha da çıkılmaz bir hale gelmiş. o sırada geyiğe yetişen aslan zavallıyı bir güzel yemiş.
birincisi küçük bir çocuğa anlatılacak hikaye mi şimdi bu? güya ders veriyor bak beğenmediğin şeyler aslında çok işlevsel olabilirken, beğendiklerin sana zarar verebilir diye ama son cümleyi duyan çocuk acaba ders alabilecek psikolojide olablilir mi?
ikincisi ben bu hikayeyi dinlediğimden beri, yüzük parmaklarımın tırnaklarını sevip işaret parmaklarımınkini sevmememin başıma bir iş getireceği günü beklemekteyim manyakça.
üçüncüsü ise bence tüm hikayeler parmak çocuk gibi olmalı. çok severim o hikayeyi. bi ara onunla ilgili duygularımı da sanal aleme dökmek dileğiyle küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanaklarından öperim.
bir geyik göl kenarında kendini hayran hayran izlerken içinden de boynuzlarının ne kadar güzel olduğunu düşünürmüş. uzun uzun bakarmış boynuzlarına ve iç geçirirmiş, böyle güzel boynuzlarım var ama şu bacaklarımın çirkinliği beni çok üzüyor diye. bir gün yine boynuzlarını övüp bacaklarının çirkinliğine takılmışken bir aslan saldırmış zavallı geyiğe, geyik olanca hızıyla kaçmaya başlamış. o beğenmediği bacakları o kadar çevikmiş ki aslanı epey geride bırakmış, dönüp bakmış aslan devam ediyor koşmaya. tam hızlanmaya başlayacakken boynuzları bir ağacın dallarına takılmış ve uğraştıkça daha da çıkılmaz bir hale gelmiş. o sırada geyiğe yetişen aslan zavallıyı bir güzel yemiş.
birincisi küçük bir çocuğa anlatılacak hikaye mi şimdi bu? güya ders veriyor bak beğenmediğin şeyler aslında çok işlevsel olabilirken, beğendiklerin sana zarar verebilir diye ama son cümleyi duyan çocuk acaba ders alabilecek psikolojide olablilir mi?
ikincisi ben bu hikayeyi dinlediğimden beri, yüzük parmaklarımın tırnaklarını sevip işaret parmaklarımınkini sevmememin başıma bir iş getireceği günü beklemekteyim manyakça.
üçüncüsü ise bence tüm hikayeler parmak çocuk gibi olmalı. çok severim o hikayeyi. bi ara onunla ilgili duygularımı da sanal aleme dökmek dileğiyle küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanaklarından öperim.
Temmuz 10, 2009
Temmuz 03, 2009
miscellaneous
- korkunun trafiğe faydası yokmuş.
- son 5 gündür en anlamsız saatlerin trafiğine girip şaşkınlık, panik ve heyecan içinde araba kullanmak kilo verdirmiyormuş.
- park etmek kesinlikle ayrı bir yetenek gerektiriyormuş.
- fotoğraf çekmek kesinlikle çok eğlenceli bir işmiş.
- minicik bebekleri çekmekse apayrı bi zevkmiş.
- yeni ortamlara girmek insana enerji veriyormuş.
- ankara'da bi sürü iyi insan varmış.
- elde bluz dikmek çok uzun süren bir işkenceymiş (kesinlikle bi makina almalıyım).
kendime not: yazın ankara'nın bekçiliğini yapmayı alışkanlık haline getirmemeliyim.
özet: doğum ve bebek fotoğrafçısı olma yolunda emin adımlarla ilerlerleyen bir garip el-myra'yım, bekleyin bebekler ben geliyorum
- son 5 gündür en anlamsız saatlerin trafiğine girip şaşkınlık, panik ve heyecan içinde araba kullanmak kilo verdirmiyormuş.
- park etmek kesinlikle ayrı bir yetenek gerektiriyormuş.
- fotoğraf çekmek kesinlikle çok eğlenceli bir işmiş.
- minicik bebekleri çekmekse apayrı bi zevkmiş.
- yeni ortamlara girmek insana enerji veriyormuş.
- ankara'da bi sürü iyi insan varmış.
- elde bluz dikmek çok uzun süren bir işkenceymiş (kesinlikle bi makina almalıyım).
kendime not: yazın ankara'nın bekçiliğini yapmayı alışkanlık haline getirmemeliyim.
özet: doğum ve bebek fotoğrafçısı olma yolunda emin adımlarla ilerlerleyen bir garip el-myra'yım, bekleyin bebekler ben geliyorum
Haziran 22, 2009
bugün ne pişirsem
zeytinyağlı fasulye: dünyanın hiçbir yerinde havalar böyle sıcak olmamalı.küresel ısınmanın önüne geçmek için evlere ve iş yerlerine klima taktıran tüm insanları eshefle kınıyorum. bu yaptığınız yalnızca bireysel ısınmanın önüne geçmek yanında, bi de sağlıksız. klima soğuğu çok pis çarpar adamı, hasta olursunuz hepiniz. yaz geldi atlet de giymiyo insanlar; beli, böbreği, ayakları üşütür, kısır bir nesil yetişir benden söylemesi.
şehriyeli pirinç pilavı: yaz tatilini ucuza kapatmak isteyen her insan gibi birkaç arkadaş birleşip ev kiralamayı düşündük. bi kaç yüz liralık alışverişle de tüm tatil paşalar gibi yer, tosunlar gibi içeriz dedik ama geç kalmışız. güzel ve ucuz evler hep tutulmuş doğal olarak. hem pahalı hem kötü görünen evlerin sahipleri de şımarmış afedersin. günlük bi ton kira alıyo bi de diyo ki temizilik, su ve elektrik masrafları dahil değil. e günlük 150 lira kirayı neye alıyon o zaman? insan der ki o masraflar benden, abartmadan kullanın.
çoban salata: 1 temmuzda Ice Age: Dawn of the Dinosaurs geliyo. uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, korsana yönelmiştim. maddi olarak kendi cebimizi düşünmemiz lazım bu zamanda. ama her film için de aynı şeyi düşünmemek lazım. bazı filmler önce sinemada izlenmeli, sonra çok istersen evde tekrar izlersin. bi de Transformers: Revenge of the Fallen geliyo bu haftasonu. optimus prime'ı seviyoruz.
tatlı olarak tiramisu: ölmeden önce muhakkak yapmanız gereken 100 şey gibi listelerden nefret ediyorum. o listedeki tavsiyelere uymamaya çalışıyorum. tabi pek zor olmuyo bu.
el-myraanım ile yemek köşemizin bugün de sonuna geldik, sevgiler saygılar...
şehriyeli pirinç pilavı: yaz tatilini ucuza kapatmak isteyen her insan gibi birkaç arkadaş birleşip ev kiralamayı düşündük. bi kaç yüz liralık alışverişle de tüm tatil paşalar gibi yer, tosunlar gibi içeriz dedik ama geç kalmışız. güzel ve ucuz evler hep tutulmuş doğal olarak. hem pahalı hem kötü görünen evlerin sahipleri de şımarmış afedersin. günlük bi ton kira alıyo bi de diyo ki temizilik, su ve elektrik masrafları dahil değil. e günlük 150 lira kirayı neye alıyon o zaman? insan der ki o masraflar benden, abartmadan kullanın.
çoban salata: 1 temmuzda Ice Age: Dawn of the Dinosaurs geliyo. uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, korsana yönelmiştim. maddi olarak kendi cebimizi düşünmemiz lazım bu zamanda. ama her film için de aynı şeyi düşünmemek lazım. bazı filmler önce sinemada izlenmeli, sonra çok istersen evde tekrar izlersin. bi de Transformers: Revenge of the Fallen geliyo bu haftasonu. optimus prime'ı seviyoruz.
tatlı olarak tiramisu: ölmeden önce muhakkak yapmanız gereken 100 şey gibi listelerden nefret ediyorum. o listedeki tavsiyelere uymamaya çalışıyorum. tabi pek zor olmuyo bu.
el-myraanım ile yemek köşemizin bugün de sonuna geldik, sevgiler saygılar...
Haziran 21, 2009
bölünme
el-uno: birinci kişilik, çizim konusunda yetenekli. çok başarılı, dünyaca ünlü bir illüstüratör ve sinema, sinema tarihi, filmler konusunda uzman.
el-due: ikinci kişilik dikiş konusunda bir numara. moda dünyası onun gibi bir yetenek daha görmemiş, tüm ünlü markalar peşinde ve sporla ilgili hemen her şeyi biliyor, her türlü karşılaşmayı izliyor.
el-tre: son kişilik de edebi yönü kuvvetli muhteşem bir yazar. her yazdığı kitap kapış kapış satılıyor, insanlar geceden kuyruklara giriyor alabilmek için ve tarih konusunda bir uzman.
kapak tasarımını el-uno'nun yaptığı kitaplarının imza günlerine, el-due'nin diktiği muhteşem kıyafetleriyle katılan el-tre, hayatından en memnun olan kişilik.
ancak amerikan filmlerinden öğrendiğimiz şey, kişilik bölünmesi olan insanların bu kişiliklerinden birinin muhakkak kötü/cani/katil biri olması ve diğer kişilikleri bastırarak tek başına ortaya çıkmaya çalışmasıdır. şimdi bunlardan hangisinin kötü olduğunun kararını veremem, hepsi benim kişiliğim, hiç insan kendi kişilikleri arasında ayrım yapabilir mi?
katil olmaya en yakın kişilik el-due ama diğerlerine baskın olabilecek kişilik el-tre. el-uno ise gayet cin/kurnaz olabilecek kapasiteye sahip bence.
işte tüm bu karmaşa içinde onlar birbirlerini yiye dururken el-myra üste çıkıp, tüm bu yeteneklerin ve uzmanlıkların bir kısmını kendinde toplayarak tek başına hepsinin lideri olmuş ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
el-due: ikinci kişilik dikiş konusunda bir numara. moda dünyası onun gibi bir yetenek daha görmemiş, tüm ünlü markalar peşinde ve sporla ilgili hemen her şeyi biliyor, her türlü karşılaşmayı izliyor.
el-tre: son kişilik de edebi yönü kuvvetli muhteşem bir yazar. her yazdığı kitap kapış kapış satılıyor, insanlar geceden kuyruklara giriyor alabilmek için ve tarih konusunda bir uzman.
kapak tasarımını el-uno'nun yaptığı kitaplarının imza günlerine, el-due'nin diktiği muhteşem kıyafetleriyle katılan el-tre, hayatından en memnun olan kişilik.
ancak amerikan filmlerinden öğrendiğimiz şey, kişilik bölünmesi olan insanların bu kişiliklerinden birinin muhakkak kötü/cani/katil biri olması ve diğer kişilikleri bastırarak tek başına ortaya çıkmaya çalışmasıdır. şimdi bunlardan hangisinin kötü olduğunun kararını veremem, hepsi benim kişiliğim, hiç insan kendi kişilikleri arasında ayrım yapabilir mi?
katil olmaya en yakın kişilik el-due ama diğerlerine baskın olabilecek kişilik el-tre. el-uno ise gayet cin/kurnaz olabilecek kapasiteye sahip bence.
işte tüm bu karmaşa içinde onlar birbirlerini yiye dururken el-myra üste çıkıp, tüm bu yeteneklerin ve uzmanlıkların bir kısmını kendinde toplayarak tek başına hepsinin lideri olmuş ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
Haziran 17, 2009
aylak bakkal taşş.klarını tartarmış
haber sıkıntısı çekilen, hiç bir olay olmayan, ekonominin tıkır tıkır işlediği, kimsenin cinnet geçirmediği, herkesin zeki ve çalışkan olduğu(!), tüm seçmenlerin seçimlerde oy kullanıp da herkesin oyuyla başa geçmiş bir iktadarın yönettiği, kurucusunun doğru ve modern ilkeleri doğrultusunda demokratik bir sisteme sahip ütopik bir ülkede yaşıyor olsaydık bile, herhangi bir gazetenin şunu haber olarak vermesine şiddetle karşı çıkıp ülkenin düzenini bozacak, cinnet noktasında tepkiler verirdim.
adam hem zenci, hem amerika'nın başkanı hem de bir vuruşta sinek öldürebiliyor yahu. grimm kardeşlerin cesur terzisini anımsatan bu hikayenin ana fikri -cesur terzinin aksine- aklını kullanmamak işte içinde bulunduğumuz bu ülkenin durumuna düşmemize neden olur. obama tek vuruşuyla dünyayı sallaya dursun, biz de daha "Gli'yi sevdi yaa, nasıl içten nasıl samimi nasıl sevecen bir insan. hem adı da hüseyin ayol, bizden sayılır" diyip mutlu olalım.
mayın temizleme ihalesi kaş göz arasında halledile dursun, biz daha tsk'nın içinde, türkçe dersinde kompozisyon yazar gibi (kırmızı kalemle?)* akp ve güleni bitirme planı başlığı atılmış belgeyle ilgili konuşup asıl çalışması gereken organlarımızın yerine kaba etler tabir edilen iki loplu organımızın düşünmesine izin verelim ve hatta onun da üstüne oturmak suretiyle aslında onun bile düşünebilmesini engelleyelim ki bundan yıllar sonra filistinliler gibi topraklarımız için yahudilerle savaşmak zorunda kaldığımız zaman aslında hatanın kendimizde olduğunu hatırlamadan, bir türk dünyaya bedeldir gazları eşliğinde kahramanlık öyküleri yazalım.
*belgenin aslı olmadığı, dava konusu olay fotokopilerle geliştiği için başlığın kırmızı kalemle atılıp atılmadığını bilemiyoruz.
adam hem zenci, hem amerika'nın başkanı hem de bir vuruşta sinek öldürebiliyor yahu. grimm kardeşlerin cesur terzisini anımsatan bu hikayenin ana fikri -cesur terzinin aksine- aklını kullanmamak işte içinde bulunduğumuz bu ülkenin durumuna düşmemize neden olur. obama tek vuruşuyla dünyayı sallaya dursun, biz de daha "Gli'yi sevdi yaa, nasıl içten nasıl samimi nasıl sevecen bir insan. hem adı da hüseyin ayol, bizden sayılır" diyip mutlu olalım.
mayın temizleme ihalesi kaş göz arasında halledile dursun, biz daha tsk'nın içinde, türkçe dersinde kompozisyon yazar gibi (kırmızı kalemle?)* akp ve güleni bitirme planı başlığı atılmış belgeyle ilgili konuşup asıl çalışması gereken organlarımızın yerine kaba etler tabir edilen iki loplu organımızın düşünmesine izin verelim ve hatta onun da üstüne oturmak suretiyle aslında onun bile düşünebilmesini engelleyelim ki bundan yıllar sonra filistinliler gibi topraklarımız için yahudilerle savaşmak zorunda kaldığımız zaman aslında hatanın kendimizde olduğunu hatırlamadan, bir türk dünyaya bedeldir gazları eşliğinde kahramanlık öyküleri yazalım.
*belgenin aslı olmadığı, dava konusu olay fotokopilerle geliştiği için başlığın kırmızı kalemle atılıp atılmadığını bilemiyoruz.
Haziran 15, 2009
türkçe sözlü hafif batı müziği
her yerde kar var: her türlü hayalimin gerçek olması durumunda çelişkilerle dolu bir hayatım olurdu; bu yüzden de sen daha ne istediğini bile bilmiyosun, önce karar ver de öyle hayallerine kavuş diyen iyilik melekleri var sanırsam beni dinleyen. ama madem iyilik meleğisin aradan tutarlı olan hayalleri seçip mutlu etsen bu garibi ne olur?
resimdeki gözyaşları: en sevdiğim çocuk masalı parmak çocuk olmuştur hep. geçenlerde dost kitabevinin çocuk kısmını gezerken masallara göz attım bi, parmak çocuk'un benim zamanımdaki gibi anlatılmadığını gördüm. masallar zamanla değişebilirler mi? benim bildiğim parmak çocuk, çocukları olmayan bir ailenin dualarının kabul olması üzerine bir saksıdaki çiçekten çıkmıştı. yıllarca camımın önünde çiçek besledim, parmak kadar bir çocuğa sahip olabilmek için. her türlü giyim, yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilecek planları bile yaptım. bu yaşıma geldim hala daha isterim parmak çocuğum olmasını ama çiçekten çıkcak. hatta sırf bu amaçla evimizde adını marsel koyduğumuz bir akça ağaç bonsai beslemekteyiz, belki japon bir parmak çocuk sahibi oluruz. marsel-san.
senden başka: saçma sapan korkularım var. karşıdan karşıya geçerken refüjde kalırsam arkadan biri gelip beni yola itecek diye çok korkarım.. sanki kenar kaldırımda böyle bir tehlike yokmuş gibi. merdivenden aşağı inerken burnumun üstüne düşmekten de acaip korkarım. maç izlerken futbolcuların ayağının kırılması ayrı bi kabus zaten. canlı canlı izlediğim üç kırılma olayı da var ki bu korku en gerçek olanı. yani futbolcular benim kadar korkmuyordur eminim.
aman petrol: genç nüfusun nerdeyse yarısı işsizken -asgari ücretle çalışanları da işsiz saymak türkiye ekonomisi ve türkiye'de alım gücü kapsamında pek de yanlış olmaz- vatandaşın cebinde para var diye bir cümleyi kurmayı bırak aklından geçirmek bence düşünce suçu kapsamında değerlendirilmeli.
seninle bir dakika: türkçe'de kısaltmalar konusunda edep dersimizi aldık, oturduk, ediyoruz ezber... her gördüğün a, k ve p harflerini "a" "ke" ve "pee" olarak okumayacaksın. ama "ce" "ha" "pee" diye bir okunuş vardır.
don kişot: iş aramak dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işidir.. birincisi ise iş bulup çalışmaktır. ama dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli işini yapabilmek için hep dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işini yapmak zorundayızdır. hani benim gençliğim, anne?
resimdeki gözyaşları: en sevdiğim çocuk masalı parmak çocuk olmuştur hep. geçenlerde dost kitabevinin çocuk kısmını gezerken masallara göz attım bi, parmak çocuk'un benim zamanımdaki gibi anlatılmadığını gördüm. masallar zamanla değişebilirler mi? benim bildiğim parmak çocuk, çocukları olmayan bir ailenin dualarının kabul olması üzerine bir saksıdaki çiçekten çıkmıştı. yıllarca camımın önünde çiçek besledim, parmak kadar bir çocuğa sahip olabilmek için. her türlü giyim, yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilecek planları bile yaptım. bu yaşıma geldim hala daha isterim parmak çocuğum olmasını ama çiçekten çıkcak. hatta sırf bu amaçla evimizde adını marsel koyduğumuz bir akça ağaç bonsai beslemekteyiz, belki japon bir parmak çocuk sahibi oluruz. marsel-san.
senden başka: saçma sapan korkularım var. karşıdan karşıya geçerken refüjde kalırsam arkadan biri gelip beni yola itecek diye çok korkarım.. sanki kenar kaldırımda böyle bir tehlike yokmuş gibi. merdivenden aşağı inerken burnumun üstüne düşmekten de acaip korkarım. maç izlerken futbolcuların ayağının kırılması ayrı bi kabus zaten. canlı canlı izlediğim üç kırılma olayı da var ki bu korku en gerçek olanı. yani futbolcular benim kadar korkmuyordur eminim.
aman petrol: genç nüfusun nerdeyse yarısı işsizken -asgari ücretle çalışanları da işsiz saymak türkiye ekonomisi ve türkiye'de alım gücü kapsamında pek de yanlış olmaz- vatandaşın cebinde para var diye bir cümleyi kurmayı bırak aklından geçirmek bence düşünce suçu kapsamında değerlendirilmeli.
seninle bir dakika: türkçe'de kısaltmalar konusunda edep dersimizi aldık, oturduk, ediyoruz ezber... her gördüğün a, k ve p harflerini "a" "ke" ve "pee" olarak okumayacaksın. ama "ce" "ha" "pee" diye bir okunuş vardır.
don kişot: iş aramak dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işidir.. birincisi ise iş bulup çalışmaktır. ama dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli işini yapabilmek için hep dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işini yapmak zorundayızdır. hani benim gençliğim, anne?
Haziran 12, 2009
yaz yağmuru

genel kurul sırasında, ankara'da kopmakta olan kıyamet nedeniyle ceylan derisi yavru ağzı koltuklarında oturan vekillerin üstüne çatı akmış, genel kurula üç beş damla nedeniyle ara verilmiş. türkiye'de sürekli damı/çatısı akan evlerde oturan insanların olduğunu bilmeyen insanlar bu damlalardan kaçmışlar. tam da kuraklıkla ilgili konuşmalar sırasında bunun olması ilginç tabi ama bu arada neşe dolu meclisimizde şakalaşan vekiller espiri yapmışlar. örnek olarak akp mersin mv. kürşad tüzmen "chp'nin üstüne yağmur mu yağdı? rahmettir rahmet.." demiş, eğlenmişler kuliste. bu olayla ilgili olarak ben chp vekillerinden genel kurula ara verilmesine karşı çıkmalarını, bulunacak bir leğen ya da kovanın akıntının altına konularak gerçekten halkın partisi olduklarını kanıtlamalarını, önümüzdeki seçimler için sevimli ve mazlum görünerek oy toplamalarını beklerdim. halkın partisi halkın davrandığı gibi davranmalıydı bence. üstüne su gelen vekiller kalkıp başka sıralara geçerek -sanki yer yok koskoca salonda, 550 vekilin tamamı gelip dolduruyo da orayı- leğene/kovaya yer açabilir, eğlenceli bir oturuma devam edilebilirdi. valla süper puan toplardı, halkın partisi olduğunu ispatlardı.
Atatürk resminin olmadığı, devlete ait tek yerin meclis genel kurul salonu olduğunu, burada ortaya yapılmış bahçecik sayesinde, Atatürk'ü anmak için atatürk çiçeği adı verilen çiçeğin yetiştirildiğini biliyor muyduk?
Haziran 11, 2009
II. sahil şeridi muharebesi
sahil şeritlerindeki belediyelerden imar ve ruhsatlandırma yetkisini alıp, buna gerekçe olarak da oradaki belediyelerin yeterli bilgi birikim ve insan kaynaklarının olmadığını gösteren yasa teklifi; sahili olmayan bir şehirde yaşayanların, kilometrelerce uzaktaki sahilleri çok daha iyi imarlandırıp ruhsatlandırabileceğini sanan insanların varlığını kanıtlama projesi kapsamında değerlendirilmelidir ki ülkede bir avuç kalmış olan aklı başında insanlarımızı da kaybetmeyelim.
seçimle ele geçirilemeyen kıyı şeridinin yasa ile işgalinin de yalnızca "kelle alma" zihniyetinin despotik bir başka uygulama girişimi olmaktan öteye geçememesi ve daha önce bodrum belediye başkanının da katkıda bulunduğu dava ile tamamlanamamış olan ilk girişimin tekrarı olması, yani girişim olarak kalması en içten isteğimdir. amin
seçimle ele geçirilemeyen kıyı şeridinin yasa ile işgalinin de yalnızca "kelle alma" zihniyetinin despotik bir başka uygulama girişimi olmaktan öteye geçememesi ve daha önce bodrum belediye başkanının da katkıda bulunduğu dava ile tamamlanamamış olan ilk girişimin tekrarı olması, yani girişim olarak kalması en içten isteğimdir. amin
Haziran 09, 2009
asmak, kesmek, kelle uçurmak
öyle bir ülke ve öyle bir başbakan ki, duyduğun lafları gerçekten bir başbakan söylemiş olabilir mi diye düşünmüyorsun bile. en yeni örneği de gazetelerde çıkan "bu osmanlı döneminde olsa çok kelle alınırdı" beyanatı. şimdi bunu bir başbakan söyler mi yahu diye şüpheye düşmemizi gerektirecek durum nedir?
"osmanlı döneminde bu olamazdı çünkü yerel yönetimlerde başkanlık seçimi yapılan bir rejim olmamasının yanında böyle olsa bile alınan kelleler seçilemeyen adaya değil, oy vermeyen halka ait olurdu" (şimdi bu cümleyle akıllarına kötü fikirler getirmiş olur muyum acaba diye korktum da hee).
başbakanın bu cümleyi söylediğini iddia eden kişiler, canları bitaneleri başbakanlarını kötü bir insan gibi göstermemek için de hemen üstüne basa basa eklemişler "ama sevgiyle söyledi" başbakan sevgi içinde kellelerini alırken onların da huşu içinde "padişahım çok yaşa" diye bağıracakları, gözlerinden süzülen mutluluk göz yaşlarının sel olup akacağı, minik minik müminlerin tezahüratları arasında gavur izmir'in kurtulacağı bir ütopya yaşıyorlar.
ama hâlâ daha konunun can alıcı kısmı burası değil. ne acıdır ki artık duyduğum hiçbir açıklamaya "yok canım başbakan öyle şey söyler mi?" diyemiyorum.
"ananı al git burdan"
"bak, ben sana ‘sayın’ diyorum, ‘sen’ demiyorum...”
"beni küfür ettirecekler" (son saniyede söylüyor)
"teğet dediysek sürtünerek dedik"
"çanakkale burayı bize vermezse daha çok çekecek"
by r.t.e.
"osmanlı döneminde bu olamazdı çünkü yerel yönetimlerde başkanlık seçimi yapılan bir rejim olmamasının yanında böyle olsa bile alınan kelleler seçilemeyen adaya değil, oy vermeyen halka ait olurdu" (şimdi bu cümleyle akıllarına kötü fikirler getirmiş olur muyum acaba diye korktum da hee).
başbakanın bu cümleyi söylediğini iddia eden kişiler, canları bitaneleri başbakanlarını kötü bir insan gibi göstermemek için de hemen üstüne basa basa eklemişler "ama sevgiyle söyledi" başbakan sevgi içinde kellelerini alırken onların da huşu içinde "padişahım çok yaşa" diye bağıracakları, gözlerinden süzülen mutluluk göz yaşlarının sel olup akacağı, minik minik müminlerin tezahüratları arasında gavur izmir'in kurtulacağı bir ütopya yaşıyorlar.
ama hâlâ daha konunun can alıcı kısmı burası değil. ne acıdır ki artık duyduğum hiçbir açıklamaya "yok canım başbakan öyle şey söyler mi?" diyemiyorum.
"ananı al git burdan"
"bak, ben sana ‘sayın’ diyorum, ‘sen’ demiyorum...”
"beni küfür ettirecekler" (son saniyede söylüyor)
"teğet dediysek sürtünerek dedik"
"çanakkale burayı bize vermezse daha çok çekecek"
by r.t.e.
Haziran 08, 2009
differential existence
değer verdiğim kişi için diğer herkesten farklı olmazsam ne anlamı var ki hayatımda benim için en değerli olan insanın yanımda olmasının? benim kimseden farklı olduğumu düşünmüyorsa ve aslında aynı gördüğü bir kaç kişiden doğru zamana denk gelmiş olmam tek farkımsa gözünde, (yıkın, diktiğiniz heykellerimi :P) yaşananlar hep yalan olmaz mı? nasıl inanırsın ki sevildiğine?
Haziran 03, 2009
carpe diem
çocukluk zamanıma, bisiklet üstünde geçen koskoca yazlara, tek derdimin akşam ezanıyla eve girmek zorunda olmak olduğu günlere dönmek istiyorum.
ilkokul yaşıma, siyah önlüklü, saçı toplu günlerime, ödevleri yapmak istemeyip de ske ske yaptığım yıllara dönmek istiyorum.
lise yıllarıma, her sınavda kopya çekmenin marifet sayıldığı ortamlara, dersanenin sıkıcı akşamlarına dönmek istiyorum.
üniversite günlerime, gamsız tasasız hayatıma, finallerden bunalmış lanet eden günlerime dönmek istiyorum.
yıllar sonra bu günlere de dönmek isteyeceğimi bilip şimdinin tadını çıkarıyorum, kendimle gurur duyuyorum.
ilkokul yaşıma, siyah önlüklü, saçı toplu günlerime, ödevleri yapmak istemeyip de ske ske yaptığım yıllara dönmek istiyorum.
lise yıllarıma, her sınavda kopya çekmenin marifet sayıldığı ortamlara, dersanenin sıkıcı akşamlarına dönmek istiyorum.
üniversite günlerime, gamsız tasasız hayatıma, finallerden bunalmış lanet eden günlerime dönmek istiyorum.
yıllar sonra bu günlere de dönmek isteyeceğimi bilip şimdinin tadını çıkarıyorum, kendimle gurur duyuyorum.
Mayıs 30, 2009
ŞAMPİYON

kırk yılda bir şampiyon olan takımımın hatırladığım 7. şampiyonluğu -ki yarısından fazlasını hatta uefa mahkemesi ile alınmış şampiyonlukları saymazsak %64ünü hatırlıyorum- bence beşiktaş'ın kendi başına kazanmış olduğu bir şampiyonluk değildir. tüm lig bütün gücüyle beşiktaş şampiyon olsun diye çalışmıştır. herkese bu konuda pay düşmektedir. yine de beşiktaş şampiyondur.. helal olsundur. bunun yanında "maça giren deli ibo'nun kaptanlık itirazı" da oyundan çıkan sergen karizmasına yaklaşmaya çalışmıştır. deli ibo'ya kaptanlık veren ancak benim hiç sevmediğim mustafa hoca'ya bir tek bu konuda teşekkür ederim. vs vs...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

