Temmuz 27, 2009

zınısım adnıkraf ninekilhet

tüketiciyi koruma kanunu adı altında alkol reklamlarıyla ilgili yapılan düzenlemeler tüketicinin haber alma, yeni ürünlerden haberdar olma özgürlüğünü kısıtlarken, yayınlanan tebliğ içeriği yine bir türkiye klasiği olarak güleriz ağlanacak halimize örneği olarak çıktı karşımıza. sinemalarda alkollü içki reklamları 18 yaş sınırı olan filmlerde ve film bittikten sonra gösterilebilecek. porno izlemeye gidersek mesela -üç film birden devamlı- sonunda oyunculara ve çekim ekibine göz attıktan sonra bir rakı reklamı görcez. ama su yok, peynir yok, balık yok, kavun yok... çünkü alkolü yemeklerle birlikte anmak yasak. çilingir sofrası yasaklandı ülkede. bira yanında cips yok, çerez yok, patates kızartması yok. kafir misiniz yahu, alkolün yanında nimetin işi ne?
düzenli şarap içenlerin (sözüm alkoliklerden dışarı) daha az kalp krizi riski olması gerçeğini söylemek yasak, özendirmemek için; rakı içip de gripten yırtmak yasak, ağrıyan dişe alkol basmak da yasak. alkolsüz ıslak mendil kullanacak herkes. yakında ameliyatlarda lokal-genel farketmez, anestezi yasak! sen beni günaha mı sokmak istiyorsun bre doktor? canlı canlı kes, alkol bize ters...
şimdi asıl bomba: alkollü içki reklamlarında gençlerin(tamam bunu anladık) ve genç gösterenlerin(nası yani) oynatılması yasak. genç gösterme kriteri nedir ki? yani annem 55 yaşında ama genç gösteriyor. baksan 40 dersin. bu durumda alkollü içki reklamında oynayamaz mı? oysa bizim geçim kaynağımızdı bu. genç gösteren ne demek?
bir de ünlülerin oynaması yasak. ünlüler alkolle örnek olmasınlar, biz ünsüzler kendi aramızda takılırız zaten, ünlüye ne hacet?

Temmuz 25, 2009

çocukluk-1

herkesin kendi vücudunda sevdiği, beğendiği bir yer vardır sanıyorum, çok büyük bir narsist değilsem. ben en çok yüzük parmaklarımın tırnaklarını severim mesela (işaret parmaklarımınkileri de hiç sevmem). özellikle de biraz uzatıp parlatıcı sürünce pek güzel görünürler ama bu sevgimle ilgili tuhaf bi sorunum var, çok küçükken anlatılan bir hikaye yüzünden.
bir geyik göl kenarında kendini hayran hayran izlerken içinden de boynuzlarının ne kadar güzel olduğunu düşünürmüş. uzun uzun bakarmış boynuzlarına ve iç geçirirmiş, böyle güzel boynuzlarım var ama şu bacaklarımın çirkinliği beni çok üzüyor diye. bir gün yine boynuzlarını övüp bacaklarının çirkinliğine takılmışken bir aslan saldırmış zavallı geyiğe, geyik olanca hızıyla kaçmaya başlamış. o beğenmediği bacakları o kadar çevikmiş ki aslanı epey geride bırakmış, dönüp bakmış aslan devam ediyor koşmaya. tam hızlanmaya başlayacakken boynuzları bir ağacın dallarına takılmış ve uğraştıkça daha da çıkılmaz bir hale gelmiş. o sırada geyiğe yetişen aslan zavallıyı bir güzel yemiş.
birincisi küçük bir çocuğa anlatılacak hikaye mi şimdi bu? güya ders veriyor bak beğenmediğin şeyler aslında çok işlevsel olabilirken, beğendiklerin sana zarar verebilir diye ama son cümleyi duyan çocuk acaba ders alabilecek psikolojide olablilir mi?
ikincisi ben bu hikayeyi dinlediğimden beri, yüzük parmaklarımın tırnaklarını sevip işaret parmaklarımınkini sevmememin başıma bir iş getireceği günü beklemekteyim manyakça.
üçüncüsü ise bence tüm hikayeler parmak çocuk gibi olmalı. çok severim o hikayeyi. bi ara onunla ilgili duygularımı da sanal aleme dökmek dileğiyle küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanaklarından öperim.

Temmuz 10, 2009

tepeden bakmak


sanat için yerlerde sürünmek...


her şeyi üstten çekmek istemek...

Temmuz 03, 2009

miscellaneous

- korkunun trafiğe faydası yokmuş.
- son 5 gündür en anlamsız saatlerin trafiğine girip şaşkınlık, panik ve heyecan içinde araba kullanmak kilo verdirmiyormuş.
- park etmek kesinlikle ayrı bir yetenek gerektiriyormuş.
- fotoğraf çekmek kesinlikle çok eğlenceli bir işmiş.
- minicik bebekleri çekmekse apayrı bi zevkmiş.
- yeni ortamlara girmek insana enerji veriyormuş.
- ankara'da bi sürü iyi insan varmış.
- elde bluz dikmek çok uzun süren bir işkenceymiş (kesinlikle bi makina almalıyım).

kendime not: yazın ankara'nın bekçiliğini yapmayı alışkanlık haline getirmemeliyim.

özet: doğum ve bebek fotoğrafçısı olma yolunda emin adımlarla ilerlerleyen bir garip el-myra'yım, bekleyin bebekler ben geliyorum

Haziran 22, 2009

bugün ne pişirsem

zeytinyağlı fasulye: dünyanın hiçbir yerinde havalar böyle sıcak olmamalı.küresel ısınmanın önüne geçmek için evlere ve iş yerlerine klima taktıran tüm insanları eshefle kınıyorum. bu yaptığınız yalnızca bireysel ısınmanın önüne geçmek yanında, bi de sağlıksız. klima soğuğu çok pis çarpar adamı, hasta olursunuz hepiniz. yaz geldi atlet de giymiyo insanlar; beli, böbreği, ayakları üşütür, kısır bir nesil yetişir benden söylemesi.

şehriyeli pirinç pilavı: yaz tatilini ucuza kapatmak isteyen her insan gibi birkaç arkadaş birleşip ev kiralamayı düşündük. bi kaç yüz liralık alışverişle de tüm tatil paşalar gibi yer, tosunlar gibi içeriz dedik ama geç kalmışız. güzel ve ucuz evler hep tutulmuş doğal olarak. hem pahalı hem kötü görünen evlerin sahipleri de şımarmış afedersin. günlük bi ton kira alıyo bi de diyo ki temizilik, su ve elektrik masrafları dahil değil. e günlük 150 lira kirayı neye alıyon o zaman? insan der ki o masraflar benden, abartmadan kullanın.

çoban salata: 1 temmuzda Ice Age: Dawn of the Dinosaurs geliyo. uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, korsana yönelmiştim. maddi olarak kendi cebimizi düşünmemiz lazım bu zamanda. ama her film için de aynı şeyi düşünmemek lazım. bazı filmler önce sinemada izlenmeli, sonra çok istersen evde tekrar izlersin. bi de Transformers: Revenge of the Fallen geliyo bu haftasonu. optimus prime'ı seviyoruz.

tatlı olarak tiramisu: ölmeden önce muhakkak yapmanız gereken 100 şey gibi listelerden nefret ediyorum. o listedeki tavsiyelere uymamaya çalışıyorum. tabi pek zor olmuyo bu.

el-myraanım ile yemek köşemizin bugün de sonuna geldik, sevgiler saygılar...

Haziran 21, 2009

bölünme

el-uno: birinci kişilik, çizim konusunda yetenekli. çok başarılı, dünyaca ünlü bir illüstüratör ve sinema, sinema tarihi, filmler konusunda uzman.
el-due: ikinci kişilik dikiş konusunda bir numara. moda dünyası onun gibi bir yetenek daha görmemiş, tüm ünlü markalar peşinde ve sporla ilgili hemen her şeyi biliyor, her türlü karşılaşmayı izliyor.
el-tre: son kişilik de edebi yönü kuvvetli muhteşem bir yazar. her yazdığı kitap kapış kapış satılıyor, insanlar geceden kuyruklara giriyor alabilmek için ve tarih konusunda bir uzman.
kapak tasarımını el-uno'nun yaptığı kitaplarının imza günlerine, el-due'nin diktiği muhteşem kıyafetleriyle katılan el-tre, hayatından en memnun olan kişilik.
ancak amerikan filmlerinden öğrendiğimiz şey, kişilik bölünmesi olan insanların bu kişiliklerinden birinin muhakkak kötü/cani/katil biri olması ve diğer kişilikleri bastırarak tek başına ortaya çıkmaya çalışmasıdır. şimdi bunlardan hangisinin kötü olduğunun kararını veremem, hepsi benim kişiliğim, hiç insan kendi kişilikleri arasında ayrım yapabilir mi?
katil olmaya en yakın kişilik el-due ama diğerlerine baskın olabilecek kişilik el-tre. el-uno ise gayet cin/kurnaz olabilecek kapasiteye sahip bence.
işte tüm bu karmaşa içinde onlar birbirlerini yiye dururken el-myra üste çıkıp, tüm bu yeteneklerin ve uzmanlıkların bir kısmını kendinde toplayarak tek başına hepsinin lideri olmuş ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Haziran 17, 2009

aylak bakkal taşş.klarını tartarmış

haber sıkıntısı çekilen, hiç bir olay olmayan, ekonominin tıkır tıkır işlediği, kimsenin cinnet geçirmediği, herkesin zeki ve çalışkan olduğu(!), tüm seçmenlerin seçimlerde oy kullanıp da herkesin oyuyla başa geçmiş bir iktadarın yönettiği, kurucusunun doğru ve modern ilkeleri doğrultusunda demokratik bir sisteme sahip ütopik bir ülkede yaşıyor olsaydık bile, herhangi bir gazetenin şunu haber olarak vermesine şiddetle karşı çıkıp ülkenin düzenini bozacak, cinnet noktasında tepkiler verirdim.
adam hem zenci, hem amerika'nın başkanı hem de bir vuruşta sinek öldürebiliyor yahu. grimm kardeşlerin cesur terzisini anımsatan bu hikayenin ana fikri -cesur terzinin aksine- aklını kullanmamak işte içinde bulunduğumuz bu ülkenin durumuna düşmemize neden olur. obama tek vuruşuyla dünyayı sallaya dursun, biz de daha "Gli'yi sevdi yaa, nasıl içten nasıl samimi nasıl sevecen bir insan. hem adı da hüseyin ayol, bizden sayılır" diyip mutlu olalım.
mayın temizleme ihalesi kaş göz arasında halledile dursun, biz daha tsk'nın içinde, türkçe dersinde kompozisyon yazar gibi (kırmızı kalemle?)* akp ve güleni bitirme planı başlığı atılmış belgeyle ilgili konuşup asıl çalışması gereken organlarımızın yerine kaba etler tabir edilen iki loplu organımızın düşünmesine izin verelim ve hatta onun da üstüne oturmak suretiyle aslında onun bile düşünebilmesini engelleyelim ki bundan yıllar sonra filistinliler gibi topraklarımız için yahudilerle savaşmak zorunda kaldığımız zaman aslında hatanın kendimizde olduğunu hatırlamadan, bir türk dünyaya bedeldir gazları eşliğinde kahramanlık öyküleri yazalım.

*belgenin aslı olmadığı, dava konusu olay fotokopilerle geliştiği için başlığın kırmızı kalemle atılıp atılmadığını bilemiyoruz.

Haziran 15, 2009

türkçe sözlü hafif batı müziği

her yerde kar var: her türlü hayalimin gerçek olması durumunda çelişkilerle dolu bir hayatım olurdu; bu yüzden de sen daha ne istediğini bile bilmiyosun, önce karar ver de öyle hayallerine kavuş diyen iyilik melekleri var sanırsam beni dinleyen. ama madem iyilik meleğisin aradan tutarlı olan hayalleri seçip mutlu etsen bu garibi ne olur?
resimdeki gözyaşları: en sevdiğim çocuk masalı parmak çocuk olmuştur hep. geçenlerde dost kitabevinin çocuk kısmını gezerken masallara göz attım bi, parmak çocuk'un benim zamanımdaki gibi anlatılmadığını gördüm. masallar zamanla değişebilirler mi? benim bildiğim parmak çocuk, çocukları olmayan bir ailenin dualarının kabul olması üzerine bir saksıdaki çiçekten çıkmıştı. yıllarca camımın önünde çiçek besledim, parmak kadar bir çocuğa sahip olabilmek için. her türlü giyim, yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilecek planları bile yaptım. bu yaşıma geldim hala daha isterim parmak çocuğum olmasını ama çiçekten çıkcak. hatta sırf bu amaçla evimizde adını marsel koyduğumuz bir akça ağaç bonsai beslemekteyiz, belki japon bir parmak çocuk sahibi oluruz. marsel-san.
senden başka: saçma sapan korkularım var. karşıdan karşıya geçerken refüjde kalırsam arkadan biri gelip beni yola itecek diye çok korkarım.. sanki kenar kaldırımda böyle bir tehlike yokmuş gibi. merdivenden aşağı inerken burnumun üstüne düşmekten de acaip korkarım. maç izlerken futbolcuların ayağının kırılması ayrı bi kabus zaten. canlı canlı izlediğim üç kırılma olayı da var ki bu korku en gerçek olanı. yani futbolcular benim kadar korkmuyordur eminim.
aman petrol: genç nüfusun nerdeyse yarısı işsizken -asgari ücretle çalışanları da işsiz saymak türkiye ekonomisi ve türkiye'de alım gücü kapsamında pek de yanlış olmaz- vatandaşın cebinde para var diye bir cümleyi kurmayı bırak aklından geçirmek bence düşünce suçu kapsamında değerlendirilmeli.
seninle bir dakika: türkçe'de kısaltmalar konusunda edep dersimizi aldık, oturduk, ediyoruz ezber... her gördüğün a, k ve p harflerini "a" "ke" ve "pee" olarak okumayacaksın. ama "ce" "ha" "pee" diye bir okunuş vardır.
don kişot: iş aramak dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işidir.. birincisi ise iş bulup çalışmaktır. ama dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli işini yapabilmek için hep dünyanın en sıkıcı, en yorucu, en stresli ikinci işini yapmak zorundayızdır. hani benim gençliğim, anne?

Haziran 12, 2009

yaz yağmuru


genel kurul sırasında, ankara'da kopmakta olan kıyamet nedeniyle ceylan derisi yavru ağzı koltuklarında oturan vekillerin üstüne çatı akmış, genel kurula üç beş damla nedeniyle ara verilmiş. türkiye'de sürekli damı/çatısı akan evlerde oturan insanların olduğunu bilmeyen insanlar bu damlalardan kaçmışlar. tam da kuraklıkla ilgili konuşmalar sırasında bunun olması ilginç tabi ama bu arada neşe dolu meclisimizde şakalaşan vekiller espiri yapmışlar. örnek olarak akp mersin mv. kürşad tüzmen "chp'nin üstüne yağmur mu yağdı? rahmettir rahmet.." demiş, eğlenmişler kuliste. bu olayla ilgili olarak ben chp vekillerinden genel kurula ara verilmesine karşı çıkmalarını, bulunacak bir leğen ya da kovanın akıntının altına konularak gerçekten halkın partisi olduklarını kanıtlamalarını, önümüzdeki seçimler için sevimli ve mazlum görünerek oy toplamalarını beklerdim. halkın partisi halkın davrandığı gibi davranmalıydı bence. üstüne su gelen vekiller kalkıp başka sıralara geçerek -sanki yer yok koskoca salonda, 550 vekilin tamamı gelip dolduruyo da orayı- leğene/kovaya yer açabilir, eğlenceli bir oturuma devam edilebilirdi. valla süper puan toplardı, halkın partisi olduğunu ispatlardı.

Atatürk resminin olmadığı, devlete ait tek yerin meclis genel kurul salonu olduğunu, burada ortaya yapılmış bahçecik sayesinde, Atatürk'ü anmak için atatürk çiçeği adı verilen çiçeğin yetiştirildiğini biliyor muyduk?

Haziran 11, 2009

II. sahil şeridi muharebesi

sahil şeritlerindeki belediyelerden imar ve ruhsatlandırma yetkisini alıp, buna gerekçe olarak da oradaki belediyelerin yeterli bilgi birikim ve insan kaynaklarının olmadığını gösteren yasa teklifi; sahili olmayan bir şehirde yaşayanların, kilometrelerce uzaktaki sahilleri çok daha iyi imarlandırıp ruhsatlandırabileceğini sanan insanların varlığını kanıtlama projesi kapsamında değerlendirilmelidir ki ülkede bir avuç kalmış olan aklı başında insanlarımızı da kaybetmeyelim.
seçimle ele geçirilemeyen kıyı şeridinin yasa ile işgalinin de yalnızca "kelle alma" zihniyetinin despotik bir başka uygulama girişimi olmaktan öteye geçememesi ve daha önce bodrum belediye başkanının da katkıda bulunduğu dava ile tamamlanamamış olan ilk girişimin tekrarı olması, yani girişim olarak kalması en içten isteğimdir. amin

Haziran 09, 2009

asmak, kesmek, kelle uçurmak

öyle bir ülke ve öyle bir başbakan ki, duyduğun lafları gerçekten bir başbakan söylemiş olabilir mi diye düşünmüyorsun bile. en yeni örneği de gazetelerde çıkan "bu osmanlı döneminde olsa çok kelle alınırdı" beyanatı. şimdi bunu bir başbakan söyler mi yahu diye şüpheye düşmemizi gerektirecek durum nedir?
"osmanlı döneminde bu olamazdı çünkü yerel yönetimlerde başkanlık seçimi yapılan bir rejim olmamasının yanında böyle olsa bile alınan kelleler seçilemeyen adaya değil, oy vermeyen halka ait olurdu" (şimdi bu cümleyle akıllarına kötü fikirler getirmiş olur muyum acaba diye korktum da hee).
başbakanın bu cümleyi söylediğini iddia eden kişiler, canları bitaneleri başbakanlarını kötü bir insan gibi göstermemek için de hemen üstüne basa basa eklemişler "ama sevgiyle söyledi" başbakan sevgi içinde kellelerini alırken onların da huşu içinde "padişahım çok yaşa" diye bağıracakları, gözlerinden süzülen mutluluk göz yaşlarının sel olup akacağı, minik minik müminlerin tezahüratları arasında gavur izmir'in kurtulacağı bir ütopya yaşıyorlar.
ama hâlâ daha konunun can alıcı kısmı burası değil. ne acıdır ki artık duyduğum hiçbir açıklamaya "yok canım başbakan öyle şey söyler mi?" diyemiyorum.
"ananı al git burdan"
"bak, ben sana ‘sayın’ diyorum, ‘sen’ demiyorum...”
"beni küfür ettirecekler" (son saniyede söylüyor)
"teğet dediysek sürtünerek dedik"
"çanakkale burayı bize vermezse daha çok çekecek"
by r.t.e.

Haziran 08, 2009

differential existence

değer verdiğim kişi için diğer herkesten farklı olmazsam ne anlamı var ki hayatımda benim için en değerli olan insanın yanımda olmasının? benim kimseden farklı olduğumu düşünmüyorsa ve aslında aynı gördüğü bir kaç kişiden doğru zamana denk gelmiş olmam tek farkımsa gözünde, (yıkın, diktiğiniz heykellerimi :P) yaşananlar hep yalan olmaz mı? nasıl inanırsın ki sevildiğine?

Haziran 03, 2009

carpe diem

çocukluk zamanıma, bisiklet üstünde geçen koskoca yazlara, tek derdimin akşam ezanıyla eve girmek zorunda olmak olduğu günlere dönmek istiyorum.
ilkokul yaşıma, siyah önlüklü, saçı toplu günlerime, ödevleri yapmak istemeyip de ske ske yaptığım yıllara dönmek istiyorum.
lise yıllarıma, her sınavda kopya çekmenin marifet sayıldığı ortamlara, dersanenin sıkıcı akşamlarına dönmek istiyorum.
üniversite günlerime, gamsız tasasız hayatıma, finallerden bunalmış lanet eden günlerime dönmek istiyorum.
yıllar sonra bu günlere de dönmek isteyeceğimi bilip şimdinin tadını çıkarıyorum, kendimle gurur duyuyorum.

Mayıs 30, 2009

ŞAMPİYON




kırk yılda bir şampiyon olan takımımın hatırladığım 7. şampiyonluğu -ki yarısından fazlasını hatta uefa mahkemesi ile alınmış şampiyonlukları saymazsak %64ünü hatırlıyorum- bence beşiktaş'ın kendi başına kazanmış olduğu bir şampiyonluk değildir. tüm lig bütün gücüyle beşiktaş şampiyon olsun diye çalışmıştır. herkese bu konuda pay düşmektedir. yine de beşiktaş şampiyondur.. helal olsundur. bunun yanında "maça giren deli ibo'nun kaptanlık itirazı" da oyundan çıkan sergen karizmasına yaklaşmaya çalışmıştır. deli ibo'ya kaptanlık veren ancak benim hiç sevmediğim mustafa hoca'ya bir tek bu konuda teşekkür ederim. vs vs...

Mayıs 29, 2009

boş oturma boşa çalış

iş yapmış gibi görünürsün...

Mayıs 26, 2009

tadilat

apartmanda duvar, tavan ya da taban aracılığıyla sınır komşunuz olan kişilerin evlerinde yapılan tüm tadilatları birebir yaşarsınız. gürültüsüyle, pisliğiyle hatta bazen kırık döküğüyle. iki gündür banyo duvarı komşumuzun banyosunda yapılan tadilat nedeniyle kafa tasım matkapla delinmekte, titreşimler nedeniyle de banyoda ne var ne yok yere inmekte. bir kutu sıvı el sabununun lavabo kenarından kayıp düşmesi sonucu içindeki sabunu ankara kanalizsyonuna bağışlamış bulunuyoruz. ama sabunluk kırılmamış neyse ki.
beni bu derece rahatsız eden gürültünün, gürültüyü yapanları daha çok rahatsız etmediğini bilmek de daha bi sinir olmama neden oluyo. sanırım insan psikolojisi kendi yaptığı gürültüden rahatsız olmamaya ayarlıyor tüm bünyeyi ve sesi çıkartanlar, sesi dinleyenler kadar rahatsızlık duymuyorlar. bunu tadilat dolayısıyla anlamış değilim tabi ki. rahatsız edici sesler çıkartan aletler kimin eline geçse, ister istemez o sesi çıkartıyor ve kendisi rahatsız olmuyor. çevredekiler "yeter yaa yapma şunu" gibi sitemlerde bulununca kişi daha da gaza geliyor falan. ancak kızanlardan birisi o aleti ele geçirince o da başlıyor aynı sesi çıkartmaya. işte o zaman anlıyor ki kendisi sesi çıkartan olunca rahatsız olmak ne kelime bundan zevk bile alıyor. (matkap için geçerli olmayabilen önerme)

Mayıs 23, 2009

eve kapanma pazara çık !!!

ülkemizi teğet geçmiş olan krizin etkilerinin azaltılması için dahiyane fikirler ortaya çıkıyor bir bir. "psikolojik kardeşim bu kriz" aldatmacası tutmayınca "felaket tellalığı yapıyorlar" lafları havada kalınca kriz konusunda yeni bir yöntem deneniyor; suçu halka atmak! neymiş hane halkı evinde oturmasınmış, pazara çıkıp para harcasınmış, tüketim artsınmış da kriz geçsinmiş. madde madde yaklaşalım bu ekonomi kitaplarına girecek, üniversitelerin iktisat bölümlerine okutulacak kadar muhteşem fikre:

1. hane halkı evde oturup g.t büyüttüğü için kriz olmuş
2. çarşı pazar gezip alışveriş yapmak suretiyle para harcanırsa ekonomi canlanır
3. tüketimin artması demek üretim yapılması demek (nerde talep orda arz)
4. üretim artarsa işçiye ihtiyaç olur, işsizlere iş kapısı açılır, kriz atlatılır.

ilk önermenin doğru olduğu durumlar için çok mantıklı bir çözüm gibi görünen bu ucubik yaklaşım, daha baştan koktuğu için, iktisat alanında bir çığır açamayacak. zamanında demirel'in söylediği, insanları sinirlendiren ancak şu anda kullanmaktan çekinmeyeceğim bir laf var; ulen petrol vardı da biz mi içtik? para olsa harcarız zaar...
bu dahiyene fikri ortaya atanların 1929 bunalımında amerika'da uygulanan "çukur aç-kapa" sisteminin bir kısmını örnek aldıklarını ancak en önemli kısmını es geçtiklerini üzülerek görüyorum.
J. M. Keynes amca, büyük buhrandan kurtulabilmek için, bu buhrandan etkilenmeyen sosyalist ülkelere bakarak ekonomiye devlet müdahelesinin işe yarar olabileceğini düşünmüş ve amerikan hükümetine, işsiz kesime çukur açtırtıp başka işsizlere de bu çukurları kapattırarak ücret vermelerini, bu paraları harcayan halkın talep yaratması sonucunda üretimin de artarak krizin aşılacağını söylemiş olan ingiliz bir gay'dir. o dönem için işe yaramış olan teorinin yalnızca para harcandığı kısımdan sonrasını örnek olarak almak da ya salaklık ya cinliktir.
son 7 yıldır başta olanlar, bu kadar yılın bir kaç ayında başarılı olmuş gibi görünüp de geriye kalan tüm başarısız dönemlerde başkalarını suçlamayı çok iyi başardılar. dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkenin başbakanı zamanında bir öyle bir konuşmuştu ki bu zamları hugo chavez falan yapıyo sanırsın. şimdi de öyle bir kampanya başlatılıyor ki meğer bu teğet geçen krizin asıl sorumlusu hane halkıymış da haberimiz yokmuş. bu ib.e hane halkı kesin akepe'nin muhteşem başarılarını çekemeyip, iktidarını sarsmak için böyle davranıyordur ve bence ivedilikle ergenekon kapsamına alınmalıdır.

Mayıs 18, 2009

ölüm ne ki

son nefesinde bile ülkesindeki okuyamamış/okutulmamış kızları düşünen, ülkesi için yaptıklarının takdir görmesi bir yana, hasta olması bile umursanmayıp sabahın köründe evi didik didik aranan, kansere karşı en önemli ilaç olan "moral"i elinden alınan ancak tüm bunlara rağmen hastaneye kemoterapi için giderken bile burs alan öğrencilerin tüm kayıtları alındı, bu ay nasıl verilecek bu burslar diye hayıflanan bi kadın ölebilir mi?
ölmez

Mayıs 13, 2009

noktalama

ünlem: uluslararası ilişkiler disiplinine, devlet-devlet ve birey-devlet ilişkilerini açıklama konusunda yardımcı olmak için "eurovision policy" adıyla yeni bir teori(1) eklemlenmesinde elimden geleni yapacağıma tüm benliğimle and içerim!! (bkz: g.tünden teori uydurmak)

soru işareti: 1,5 asırlık canım okulumun geleneksel eğlencesi olan "inek bayramı", şimdiye kadar hiç böyle bir rezillik görmedi. biz büyüdük ve kirlendi dünya psikolojisi mi bilmiyorum ama 150. yılını kutlayan bir okulun bahar bayramında (iki albüm yapıp şımarmış, ankara'nın bar grubu) "pilli bebek" kim? "zakkum" kim?? nerde o eski inek bayramları diyecek kadar yaşlandım mı yoksa gerçekten her şey gittikçe sönük ve sıradan bir hale mi geliyor, he telli turna?

virgül: bilim her geçen gün ilerleyen birşey; her seferinde yeni bulgularla gelişen, geliştikçe kafamızdaki soruları azaltan ve sonuna nokta konulamayan birşey. almanya'da evrime kanıt olabileceğini düşündükleri bir fosil bulmuşlar, ara form, geçiş halkası, maymun insan arası, nerden baksan 40 milyon yıllık bir fosil. 19 mayıs'ta (atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı etkinlikleri çerçevesinde) BBC'de bir belgesel ile sunacaklarmış.

iki nokta üst üste: insanlara açıklama yapmak ya da bir fikri tartışma yoluyla kabul ettirmek çok zordur. bir konuyu açıklığa kavuşturalım ki hepimiz kendi düşüncelerimiz konusunda yobazız. bizim gibi düşünülmesini ister, bizim gibi düşünmeyenleri hor görürüz. bu yobazlığın belli seviyeleri olması önemli değil. bush ne demiş? amerika'nın yanında değilseniz karşısındasınızdır. (o zeka seviyesiyle bu cümleyi nasıl ezberledi acaba?)

üç nokta ard arda: genç nüfusu, aç nüfusu, işsiz nüfusu, eğitimsiz nüfusu ve aptal nüfusu ortalamaların çok çok üstünde olan yurdumun başbakanı en az üç çocuk salık verdiği zaman bu sözün peşinden gidecek olan kitleyi çok iyi biliyordu. çağdaş yaşam standartları olan, ilerici, aydın, laik ve atatürkçü kesim; önce okuyup, iş bulup, bekarlığın tadını çıkartıp yaş kemale gelince evlenip ondan sonra da belki bir bilemedin iki çocuk yapacak ancak cahil ve dallarından ampul ampul oy sarkan eğitimsiz kesim nikahta keramet vardır diye 15 ila 20 yaşlar arasında evlenip çocuğa dayanacak...

(1) McDonald's teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre McDonald's zincirleri bulunan ülkeler birbirleriyle savaşmazlar. ama bu teori Yugoslavya'da çökmüştür.

Mayıs 11, 2009

muhauha

ağız dolusu gülmek için sanal ortamda kullanılan harfler topluluğu oluyor bu muhauha. güldüğüm zamanları düşünüyorum ya da güldükten sonra düşünüyorum ne oldu da güldüm diye. merak ediyorum gülmenin neye tepki olduğunu. yani insanlara komik gelen şeyler neler ki acaba?
kendimce bazı gözlemlerime dayanan bazı çıkarımlarım oldu bu eylemle ilgili. insan gülmek için suratındaki 17 kası kullanıyormuş sanırsam. beyin nelere böyle tepkiler veriyor, onları düşünüyorum işte:
1. beklenmedik durumlar/sözler : bir olay ya da konuşmada beklemediğimiz birşeyle karşılaştığımız zaman yani şaşırdığımız zaman gülüyoruz. komedi filmleriyle ilgili örnek vererek açıklamak gerekirse hababam sınıfıyla ilgili benim en çok güldüğüm sahnelerden birini yazmaya üşenmem hiç : tatil zamanlarında izinlerinin kaldırılması üzerine sınıfın altından tünel kazıp kaçmaya çalışıyor ahali. en sonunda tünelin açılışını yapıyorlar (60 gün alt geçidi) ve sırayla kaçmaya başlıyorlar. ancak onların deyimiyle tünel bombok bi yere çıkıyor, mahmut hoca'nın odasına. inek şaban tünelden çıkıp mahmut hocayı görünce şaşırtan/beklenmeyen repliği söylüyor "aaa mahmut hoca, o da kaçmış!"
2. bir kişinin zor bir duruma düşmesi : birinin düşmesine güleriz genellikle. aslında bu da o kişinin düşmesini beklemediğimiz için şaşırma tepkisi olabilir ancak bence altında daha hain bir duygu var. "düşen ben olabilirdim" düşüncesi ve "oh iyi ki ben düşmedim" rahatlaması. kendisi düşmediği ya da zor durumda kalmadığı için rahatlamış olan insan o rahatlamanın etkisiyle bu tepkiyi veriyor. kendisi düştüğü zaman gülmesinin nedeni de aslında "utanmadım ben bakın nasıl da kendisiyle barışık bir insanım. düştüm ve sizinle birlikte gülüyorum ki bana gülmenizin travmasını azaltabileyim" acı içinde kıvranmıyorsa tabi. amerikan komedilerinin güldürme şekil de genellikle bir salağın zor durumda kalması üzerinedir. kafasına darbe alır, pantolonu çıkar, elini kapıya sıkıştırır, götünün fotokopisini çeker, düşer, kalkar.. ve insanlar bunlara güler.
3. rahatlama : çok yoğun stres yaşadıktan sonra ya da korktuktan, üzüldükten sonra daha çok güler insan. rahatlama dediğim şey aslında beynin yaşanan zor süreçten en az hasarla çıkma çabasıdır sanırsam ki insanın gülmesine neden olacak hormonlar salgılar. burada tek tek bu hormonların adını verip kimseyi rencide etmek istemiyorum. ancak bununla ilgili olarak en belirgin durum cenaze evlerinde olur sanıyorum. en son annanemin cenazesinde yaşadığımız kahkaha krizleri, aslında üzüntü ve ağlama ile depresyona girmek üzere olan psikolojinin beynimiz tarafından kurtarılmaya çalışılmasıdır. ölenle ölünmez der beyin insana
4. sosyalleşme/iletişim/yavşama : insan hayatındaki maalesef çoğu gülüş buna giriyor bence. patronun gözüne girmek (yaptığı sığ esprilere gülmek mesela), bir araya geldiğiniz insanlarla güzel şeyler paylaşmak (bir güldük bir güldük sorma, çok eğlendik), hoşlandığınız kişinin söylediklerini değerli kılmak (erkekler kendisine gülen kızlardan hoşlanır :)) için gereksiz yere gülmek modern insan psikolojisinin getirdiği bir şey sanıyorum. psikolojiden anlayan arkadaşlarıma sormam lazım.
5. farklı düşüncedeki insanları aşağılamak : "ben bu dediğine sadece gülerim" diyerek ve de üstüne bir kahkaha patlatarak, karşındaki insandan farklı düşündüğünü ve onun düşüncelerinin saçma olduğunu belirtirsin.
6. gerçek duyguyu saklamak : bunun kullanım yeri de üzgün ya da kızgın olduğunu bilememesi gereken insanların yanıdır. sevgiliyle kavga edip eve döndüğünde ebeveynlere karşı sürekli bir tebessüm edersin ki kızgın olduğun belli olmasın. ya da işteki kötü bir durumu arkadaş ortamına taşımamak için, üzgün olduğunu anlayıp da kurcalamasınlar diye gülersin. üzgün/kızgın olduğun konu açılıp da daha da kötüleşmemesi için "gülme" maskesini takarsın yani..
psikolog dr. el-myra cüceloğlu