Mayıs 30, 2009

ŞAMPİYON




kırk yılda bir şampiyon olan takımımın hatırladığım 7. şampiyonluğu -ki yarısından fazlasını hatta uefa mahkemesi ile alınmış şampiyonlukları saymazsak %64ünü hatırlıyorum- bence beşiktaş'ın kendi başına kazanmış olduğu bir şampiyonluk değildir. tüm lig bütün gücüyle beşiktaş şampiyon olsun diye çalışmıştır. herkese bu konuda pay düşmektedir. yine de beşiktaş şampiyondur.. helal olsundur. bunun yanında "maça giren deli ibo'nun kaptanlık itirazı" da oyundan çıkan sergen karizmasına yaklaşmaya çalışmıştır. deli ibo'ya kaptanlık veren ancak benim hiç sevmediğim mustafa hoca'ya bir tek bu konuda teşekkür ederim. vs vs...

Mayıs 29, 2009

boş oturma boşa çalış

iş yapmış gibi görünürsün...

Mayıs 26, 2009

tadilat

apartmanda duvar, tavan ya da taban aracılığıyla sınır komşunuz olan kişilerin evlerinde yapılan tüm tadilatları birebir yaşarsınız. gürültüsüyle, pisliğiyle hatta bazen kırık döküğüyle. iki gündür banyo duvarı komşumuzun banyosunda yapılan tadilat nedeniyle kafa tasım matkapla delinmekte, titreşimler nedeniyle de banyoda ne var ne yok yere inmekte. bir kutu sıvı el sabununun lavabo kenarından kayıp düşmesi sonucu içindeki sabunu ankara kanalizsyonuna bağışlamış bulunuyoruz. ama sabunluk kırılmamış neyse ki.
beni bu derece rahatsız eden gürültünün, gürültüyü yapanları daha çok rahatsız etmediğini bilmek de daha bi sinir olmama neden oluyo. sanırım insan psikolojisi kendi yaptığı gürültüden rahatsız olmamaya ayarlıyor tüm bünyeyi ve sesi çıkartanlar, sesi dinleyenler kadar rahatsızlık duymuyorlar. bunu tadilat dolayısıyla anlamış değilim tabi ki. rahatsız edici sesler çıkartan aletler kimin eline geçse, ister istemez o sesi çıkartıyor ve kendisi rahatsız olmuyor. çevredekiler "yeter yaa yapma şunu" gibi sitemlerde bulununca kişi daha da gaza geliyor falan. ancak kızanlardan birisi o aleti ele geçirince o da başlıyor aynı sesi çıkartmaya. işte o zaman anlıyor ki kendisi sesi çıkartan olunca rahatsız olmak ne kelime bundan zevk bile alıyor. (matkap için geçerli olmayabilen önerme)

Mayıs 23, 2009

eve kapanma pazara çık !!!

ülkemizi teğet geçmiş olan krizin etkilerinin azaltılması için dahiyane fikirler ortaya çıkıyor bir bir. "psikolojik kardeşim bu kriz" aldatmacası tutmayınca "felaket tellalığı yapıyorlar" lafları havada kalınca kriz konusunda yeni bir yöntem deneniyor; suçu halka atmak! neymiş hane halkı evinde oturmasınmış, pazara çıkıp para harcasınmış, tüketim artsınmış da kriz geçsinmiş. madde madde yaklaşalım bu ekonomi kitaplarına girecek, üniversitelerin iktisat bölümlerine okutulacak kadar muhteşem fikre:

1. hane halkı evde oturup g.t büyüttüğü için kriz olmuş
2. çarşı pazar gezip alışveriş yapmak suretiyle para harcanırsa ekonomi canlanır
3. tüketimin artması demek üretim yapılması demek (nerde talep orda arz)
4. üretim artarsa işçiye ihtiyaç olur, işsizlere iş kapısı açılır, kriz atlatılır.

ilk önermenin doğru olduğu durumlar için çok mantıklı bir çözüm gibi görünen bu ucubik yaklaşım, daha baştan koktuğu için, iktisat alanında bir çığır açamayacak. zamanında demirel'in söylediği, insanları sinirlendiren ancak şu anda kullanmaktan çekinmeyeceğim bir laf var; ulen petrol vardı da biz mi içtik? para olsa harcarız zaar...
bu dahiyene fikri ortaya atanların 1929 bunalımında amerika'da uygulanan "çukur aç-kapa" sisteminin bir kısmını örnek aldıklarını ancak en önemli kısmını es geçtiklerini üzülerek görüyorum.
J. M. Keynes amca, büyük buhrandan kurtulabilmek için, bu buhrandan etkilenmeyen sosyalist ülkelere bakarak ekonomiye devlet müdahelesinin işe yarar olabileceğini düşünmüş ve amerikan hükümetine, işsiz kesime çukur açtırtıp başka işsizlere de bu çukurları kapattırarak ücret vermelerini, bu paraları harcayan halkın talep yaratması sonucunda üretimin de artarak krizin aşılacağını söylemiş olan ingiliz bir gay'dir. o dönem için işe yaramış olan teorinin yalnızca para harcandığı kısımdan sonrasını örnek olarak almak da ya salaklık ya cinliktir.
son 7 yıldır başta olanlar, bu kadar yılın bir kaç ayında başarılı olmuş gibi görünüp de geriye kalan tüm başarısız dönemlerde başkalarını suçlamayı çok iyi başardılar. dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkenin başbakanı zamanında bir öyle bir konuşmuştu ki bu zamları hugo chavez falan yapıyo sanırsın. şimdi de öyle bir kampanya başlatılıyor ki meğer bu teğet geçen krizin asıl sorumlusu hane halkıymış da haberimiz yokmuş. bu ib.e hane halkı kesin akepe'nin muhteşem başarılarını çekemeyip, iktidarını sarsmak için böyle davranıyordur ve bence ivedilikle ergenekon kapsamına alınmalıdır.

Mayıs 18, 2009

ölüm ne ki

son nefesinde bile ülkesindeki okuyamamış/okutulmamış kızları düşünen, ülkesi için yaptıklarının takdir görmesi bir yana, hasta olması bile umursanmayıp sabahın köründe evi didik didik aranan, kansere karşı en önemli ilaç olan "moral"i elinden alınan ancak tüm bunlara rağmen hastaneye kemoterapi için giderken bile burs alan öğrencilerin tüm kayıtları alındı, bu ay nasıl verilecek bu burslar diye hayıflanan bi kadın ölebilir mi?
ölmez

Mayıs 13, 2009

noktalama

ünlem: uluslararası ilişkiler disiplinine, devlet-devlet ve birey-devlet ilişkilerini açıklama konusunda yardımcı olmak için "eurovision policy" adıyla yeni bir teori(1) eklemlenmesinde elimden geleni yapacağıma tüm benliğimle and içerim!! (bkz: g.tünden teori uydurmak)

soru işareti: 1,5 asırlık canım okulumun geleneksel eğlencesi olan "inek bayramı", şimdiye kadar hiç böyle bir rezillik görmedi. biz büyüdük ve kirlendi dünya psikolojisi mi bilmiyorum ama 150. yılını kutlayan bir okulun bahar bayramında (iki albüm yapıp şımarmış, ankara'nın bar grubu) "pilli bebek" kim? "zakkum" kim?? nerde o eski inek bayramları diyecek kadar yaşlandım mı yoksa gerçekten her şey gittikçe sönük ve sıradan bir hale mi geliyor, he telli turna?

virgül: bilim her geçen gün ilerleyen birşey; her seferinde yeni bulgularla gelişen, geliştikçe kafamızdaki soruları azaltan ve sonuna nokta konulamayan birşey. almanya'da evrime kanıt olabileceğini düşündükleri bir fosil bulmuşlar, ara form, geçiş halkası, maymun insan arası, nerden baksan 40 milyon yıllık bir fosil. 19 mayıs'ta (atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı etkinlikleri çerçevesinde) BBC'de bir belgesel ile sunacaklarmış.

iki nokta üst üste: insanlara açıklama yapmak ya da bir fikri tartışma yoluyla kabul ettirmek çok zordur. bir konuyu açıklığa kavuşturalım ki hepimiz kendi düşüncelerimiz konusunda yobazız. bizim gibi düşünülmesini ister, bizim gibi düşünmeyenleri hor görürüz. bu yobazlığın belli seviyeleri olması önemli değil. bush ne demiş? amerika'nın yanında değilseniz karşısındasınızdır. (o zeka seviyesiyle bu cümleyi nasıl ezberledi acaba?)

üç nokta ard arda: genç nüfusu, aç nüfusu, işsiz nüfusu, eğitimsiz nüfusu ve aptal nüfusu ortalamaların çok çok üstünde olan yurdumun başbakanı en az üç çocuk salık verdiği zaman bu sözün peşinden gidecek olan kitleyi çok iyi biliyordu. çağdaş yaşam standartları olan, ilerici, aydın, laik ve atatürkçü kesim; önce okuyup, iş bulup, bekarlığın tadını çıkartıp yaş kemale gelince evlenip ondan sonra da belki bir bilemedin iki çocuk yapacak ancak cahil ve dallarından ampul ampul oy sarkan eğitimsiz kesim nikahta keramet vardır diye 15 ila 20 yaşlar arasında evlenip çocuğa dayanacak...

(1) McDonald's teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre McDonald's zincirleri bulunan ülkeler birbirleriyle savaşmazlar. ama bu teori Yugoslavya'da çökmüştür.

Mayıs 11, 2009

muhauha

ağız dolusu gülmek için sanal ortamda kullanılan harfler topluluğu oluyor bu muhauha. güldüğüm zamanları düşünüyorum ya da güldükten sonra düşünüyorum ne oldu da güldüm diye. merak ediyorum gülmenin neye tepki olduğunu. yani insanlara komik gelen şeyler neler ki acaba?
kendimce bazı gözlemlerime dayanan bazı çıkarımlarım oldu bu eylemle ilgili. insan gülmek için suratındaki 17 kası kullanıyormuş sanırsam. beyin nelere böyle tepkiler veriyor, onları düşünüyorum işte:
1. beklenmedik durumlar/sözler : bir olay ya da konuşmada beklemediğimiz birşeyle karşılaştığımız zaman yani şaşırdığımız zaman gülüyoruz. komedi filmleriyle ilgili örnek vererek açıklamak gerekirse hababam sınıfıyla ilgili benim en çok güldüğüm sahnelerden birini yazmaya üşenmem hiç : tatil zamanlarında izinlerinin kaldırılması üzerine sınıfın altından tünel kazıp kaçmaya çalışıyor ahali. en sonunda tünelin açılışını yapıyorlar (60 gün alt geçidi) ve sırayla kaçmaya başlıyorlar. ancak onların deyimiyle tünel bombok bi yere çıkıyor, mahmut hoca'nın odasına. inek şaban tünelden çıkıp mahmut hocayı görünce şaşırtan/beklenmeyen repliği söylüyor "aaa mahmut hoca, o da kaçmış!"
2. bir kişinin zor bir duruma düşmesi : birinin düşmesine güleriz genellikle. aslında bu da o kişinin düşmesini beklemediğimiz için şaşırma tepkisi olabilir ancak bence altında daha hain bir duygu var. "düşen ben olabilirdim" düşüncesi ve "oh iyi ki ben düşmedim" rahatlaması. kendisi düşmediği ya da zor durumda kalmadığı için rahatlamış olan insan o rahatlamanın etkisiyle bu tepkiyi veriyor. kendisi düştüğü zaman gülmesinin nedeni de aslında "utanmadım ben bakın nasıl da kendisiyle barışık bir insanım. düştüm ve sizinle birlikte gülüyorum ki bana gülmenizin travmasını azaltabileyim" acı içinde kıvranmıyorsa tabi. amerikan komedilerinin güldürme şekil de genellikle bir salağın zor durumda kalması üzerinedir. kafasına darbe alır, pantolonu çıkar, elini kapıya sıkıştırır, götünün fotokopisini çeker, düşer, kalkar.. ve insanlar bunlara güler.
3. rahatlama : çok yoğun stres yaşadıktan sonra ya da korktuktan, üzüldükten sonra daha çok güler insan. rahatlama dediğim şey aslında beynin yaşanan zor süreçten en az hasarla çıkma çabasıdır sanırsam ki insanın gülmesine neden olacak hormonlar salgılar. burada tek tek bu hormonların adını verip kimseyi rencide etmek istemiyorum. ancak bununla ilgili olarak en belirgin durum cenaze evlerinde olur sanıyorum. en son annanemin cenazesinde yaşadığımız kahkaha krizleri, aslında üzüntü ve ağlama ile depresyona girmek üzere olan psikolojinin beynimiz tarafından kurtarılmaya çalışılmasıdır. ölenle ölünmez der beyin insana
4. sosyalleşme/iletişim/yavşama : insan hayatındaki maalesef çoğu gülüş buna giriyor bence. patronun gözüne girmek (yaptığı sığ esprilere gülmek mesela), bir araya geldiğiniz insanlarla güzel şeyler paylaşmak (bir güldük bir güldük sorma, çok eğlendik), hoşlandığınız kişinin söylediklerini değerli kılmak (erkekler kendisine gülen kızlardan hoşlanır :)) için gereksiz yere gülmek modern insan psikolojisinin getirdiği bir şey sanıyorum. psikolojiden anlayan arkadaşlarıma sormam lazım.
5. farklı düşüncedeki insanları aşağılamak : "ben bu dediğine sadece gülerim" diyerek ve de üstüne bir kahkaha patlatarak, karşındaki insandan farklı düşündüğünü ve onun düşüncelerinin saçma olduğunu belirtirsin.
6. gerçek duyguyu saklamak : bunun kullanım yeri de üzgün ya da kızgın olduğunu bilememesi gereken insanların yanıdır. sevgiliyle kavga edip eve döndüğünde ebeveynlere karşı sürekli bir tebessüm edersin ki kızgın olduğun belli olmasın. ya da işteki kötü bir durumu arkadaş ortamına taşımamak için, üzgün olduğunu anlayıp da kurcalamasınlar diye gülersin. üzgün/kızgın olduğun konu açılıp da daha da kötüleşmemesi için "gülme" maskesini takarsın yani..
psikolog dr. el-myra cüceloğlu

Mayıs 07, 2009

şampiyonlar ligi

milli takımlar düzeyinde dünya kupasının avrupa ülkelerindeki kulüp takımları için karşılığı olması gereken bu eğlencede çeyrek finale kalan sekiz takımın dördü (4) ingiltere'den oldu. sonra bunlar aralarında top koşturup ettiler en son manchester finale çıkıp dünkü maçtan gelecek rakibi beklemeye koyuldu. barça'nın 93. dk'da attığı gol sağolsun ki finale çıkan chelsea olamadı. kişisel bir düşmanlığım yok abramoviç'in şahsi malı olan bu kulübe ama ingilizlerin birbirleriyle yaptığı maçları izlemek istersem premier league ve fa cup maçlarını veren türk kanalları var, açar ordan izlerim. bu sinirimin nedeni türk takımlarının şampiyonlar liginde hiç varlık gösterememeleri olsa gerek. as başkan şenes erzik bize bi kıyak yapsa ya. yok mu böyle başkanların kontenjanı falan, grup maçları bittikten sonra elemelere aradan bi türk takımını soksa. ama öyle bir kontenjan olsa platini yapmaz mıydı fransa'ya bi kıyak.. olmaz mıydı çeyrek final takımları arasında bi nantes, bi nice bi lyon.
o zaman neymiş? takımlar adam olacakmış, hatta önce başkanlar adam olacakmış, doğru düzgün transfer yapacakmış, taraftarlar birbirlerine hakaret etmeden önce başlarındaki tüpçüye çözüm bulacakmış, saçma sapan fotoğraflarla ilgili olarak "oooo biz almışız bu maçı, helal sana ernst" demek yerine maçı alamayan takıma teknik direktöre ve başkana taraftarlığını gösterecekmiş.
o kadar.

Mayıs 06, 2009

ve deniz ve hüseyin ve yusuf

iyilik mücadelesi vermiş ama anayasayı tağyir, tebdil ve ilga etmek suçundan idam edilmiş gencecik insanları sadece 6 mayısta hatırlıyor olmaktan bir kez daha utandım. nasıl apolitize edilip, sindirilip, uysallaştırıldığımızı görüp, bu ülkede daha neleri alttan alacağımızı hayal edemiyorum.
daha 25 yaşında, yapılan hatalara tahammül edemeyip canları pahasına uğraşanlar ankara'da asrî mezarlıkta yatarken, idam oylamasında ellerini kaldıranlar kazık çaktı dünyaya. hem de onların batırdığı ülkeyi kurtarmaya çalışanları susturmak için.

...
kağıt bir gemidir devrim
bütün gemiler
hurdaya çıksa da sonunda
taşıdığı özgürlük şiiriyle
batmadan yüzer nicedir
dünya sularında

kim bilir kaç yunus görmüş
kaç deniz gezmiş...

sunay akın

Nisan 30, 2009

star wars

üç gecedir aralıksız star wars izlemekten içim dışım güç oldu. karanlık tarafa gittim gittim geldim. itiraf edeyim ki daha önce hiç bir bölümünü izlememiştim ve star wars'tan nefret ediyordum. izlemediğim bir filmden neden nefret etmişim, niye hiç, bakalım bu film nasılmış ne diyomuş dememişim de uzaktan uzağa nefret etmişim bilmiyorum. kocamın zoruyla 6 filmi birden aldık ve maalesef izlemeye ilk filmden başladım. maalesef diyorum çünkü 3'ten sonra 4'ü izlemek, matrix'ten sonra dünyayı kurtaran adamın oğlu'nu hatta kendisini izlemek gibi bişi.
dünya çapında bir sinema eleştirmeni değilim ama izlediğim filmlerle ilgili kafamda oluşan düşünceleri bir eleştirmen gibi yorumlayabilirim. şimdi sözü eleştirmen kişiliğim el-myra dorsay'a bırakıyorum ve taa pazar günü demlediğim, küflenmeye yüz tutmuş çayımdan bir yudum alarak başlıyorum:

1. keşke 4, 5 ve 6 da yeniden çekilseymiş. neyse parası veririz.

2. g. lucas 3er saatlik iki filmle anlatılabilcek bir konuyu 2şer saatlik 6 filmle anlatmış. kimse yanlış anlamasın olumsuz bir eleştiri değil bu (ben hep p. jackson'a kızarım yüzüklerin efendisini 3er saatten 9 film yapmadığı için). böyle güzel filmler çok uzun olmalı bence. başladı mı aylarca izlenmeli, sindire sindire, keyfini ala ala.

3. her ne kadar yeni filmlerle aradaki teknoloji farkı anlaşılsa da 1, 2, 3 benim beklediğim kadar başarılı çekimler değildi. ama tabi ki sonu önceden izlenmiş bir filmden daha ileri bir teknoloji ile başlangıç olmaz diye önceki filmlere yakın bişiler yapılmıştır saygı duyarım. zaten onun için dedim keşke 4, 5, 6 da tekrar çekilseymiş diye. (bi de droidler, gemiler fln her bölümde aynı ya, onlar arasında bir fark görünmüyo zaman açısından. yalnız leia'nın yüzüne bakınca "evet bu film 70lerde çekilmiş" diyo insan. bi surat bu kadar mı zamanını yansıtır yahu.)

4. anakin ne kadar karizmatik ne kadar lider ruhlu bir adamsa mal oğlu luke da bi o kadar ezik bi o kadar sinir bi tip bence. öyle ana babadan bu bebe nasıl olmuş? hadi leia, padmé'nin kızı olduğunu belli ediyo da, o luke var ya... off sinir oldum.

5. bu çocukların anakin ve padmé'nin olduğu bilinmesin diye birbirlerinden ayrılıp başka ailelere verilmedi mi bu yavrucaklar? hadi leia'yı saklayabildiler de, sen kalkıp luke'a skywalker dersen olmaz ki. anlarlar ki. hatta anladılar ki.

6. jedi yetiştirmek için en makul yaş kaçtır? eşek kadar luke'u sanayide kaportacıya versen almazlar öğrenemez bu diye (babası kaportacıysa bi yere kadar olabilir). yoda anakin'e de bu kartlaşmış, olmaz daha da jedi demişti, başlarına bela bile oldu. luke'a da dedi aynı şeyi, sonra onu da darth vader'ı yenmenin tek yolu diye yetiştirdi.

7. anakin nasıl eğitildi göremedik ama luke, rocky yöntemiyle jedi oldu. doğal ortamda taşla sopayla, sırtında yoda'yla.. buzluktaki etleri yumruklayarak, karlı dağlarda yokuş tırmanarak. (ivan drago'yla karşılaşsa yenilirdi ama bence)

8. "ışın kılıcının kestiği kol kanamaz" kanasaydı baba oğul kan kaybından ölürlerdi yoksa.

9. harrison ford'u sevmiyorum.

10. fonda imperial march duyup üstüne yoda izleyince çok duygulandım. aah ah. nerde o eski telegol'ler, diiğ mi güntekin?

Nisan 29, 2009

rüya tabirleri

at: rüyada at görmekle ilgili yorumlar görülen atın rengine göre çok çeşitlilik göstermektedir. ancak genel olarak "at" kişinin bulunduğu konumdan ilerlemesine delalet eder, L şeklinde.

papatya: kişinin rüyasında papatya topladığını görmesi genellikle bazı konularda şüpheleri olduğu anlamına gelir. hayatında güvenmediği ya da inanmadığı kişiler olduğu ve aslında inanmamakta da haklı olduğu anlamına gelir. çünkü papatya toplayan kişinin hayatındaki insanın iki arada kalmış olması muhtemeldir, seviyorum? sevmiyorum?

rüyada sesinin çıkmaması: insanlarla konuşmaya çalışıp da sesinin çıkmadığı rüyalar karabasan olarak adlandırılır. kişi can hıraş konuşmaya bağırmaya çalıştıkça ter içinde kalır. bu korkulu rüya gerçek hayatta telefon faturasını ödemeyi unuttuğuna delalettir, ödenmesi gereken meblağ dökülen terle doğru orantılıdır.

Nisan 24, 2009

hayvansever

tuvalette bir tıkırtı duyup bakmaya giden bir hayvan sever, koyu gri ve ıslak bir lağım faresi ile karşılaştığı zaman fareyi kucağına alıp biberonla süt verir mi, havluyla kurulayıp akşam yanında uyutur mu?
ben, evde uygun şartları oluşturabilirsem eğer bi yunus beslemeyi istiyorum. uygun şartlar dediğim tabi ki de dev bir akvaryumda yaşamak oluyo bu durumda. yani annelerin köpek istediğimiz zaman söylediği "bahçeli bi evimiz olsaydı alırdık yavrum, yazık hayvana evin içinde. hem pisletir orayı burayı" dedikleri durum bahçeli bir eve taşınmak suretiyle karşılanabilirken benim bir hayvan sahibi olabilmem için annemin ön koşulu şöyle "aquaparklı bir evimiz olsa olur kızım, yazık hayvana küçücük küvette. hem balık yetiştiremeyiz ona" ben de uzaktan izlemekle yetinmek zorundayım bu durumda o sevimli ve zeki yunusları.
bi de şu resme çocuklar baktığı zaman 8 tane yunus görüyomuş, kaybetmişiz tüm masumiyeti



Nisan 18, 2009

tümdengelim

ilkokula başlayan genç dimağlar okuma yazmayı bu taktikle öğrenirler. tam bir cümle halinde başladıkları serüvende önce sözcüklere sonra hecelere sonra da harflere geçilerek işlem tamamlanır. artık mini mini birler ezber olmadan gördüklerini okumaya başlarlar, tümdengelimin başarılı bir sonucu olarak.
bir de matematik sınavında öndekinin kağıdına bakıp sadece sonucu gördükten sonra, sorunun içindeki sayıları alakasız toplama, bölme, çarpma işlemleri kullanarak elindeki sonuca ulaştıran insanlar olur. eğitim sisteminde çok fazla ilerleme gösterememiş bir ülke olduğumuz gerçeği ile bakınca hâlâ böyle insanlar olduğunu çok rahat tahmin edebiliyorum. işte sonuçtan yola çıkıp alakasız işlemler yaparak problem çözen bu insanlar, sözel bölümler seçip matematikten kurtulmuş olsalarbile hayatın her alanında matematik olması nedeniyle, atıyorum bir savcı olduklarında ulaşılması gereken bir sonuç verilir ellerine, onlar da alakasız işlemler yapıp yanlış sayıları toplayarak zorlama şekilde istenen sonuca ulaşabilirler tümdengelimle. bunun yanında tümdengelimin asıl kullanım alanı okuma yazma olduğu için yıllarca sürecek bir dava konusu da yazabilirler. (hikayedeki olaylar ve kişiler uydurma olup, kimseyle alakası yoktur. benzerlikler sadece tesadüftür)

Nisan 13, 2009

hava bedava su pahalı

her programın deneme sürümünü indirerek 15 ila 30 gün arasında bedava program kullanmayı kendine kâr sanan bir kişiliğim. eski cd'lerin arasında istediğim programı bulursam benden mutlusu olmuyo dünyada. oohh beleşe kullancam istediğim kadar diye. eski sürümleri bile olsa "ama sonuçta iki yıl önce en iyi sürüm buydu" diye pozitivist hatta faydacı bir yaklaşımla mutluluğuma mutluluk katmam da cabası. hatta bi tane rewritable (gora'nın, teknik terim kullanıyorum ki cahil olduğum sanılmasın sahnesi) cd buldum yine eskilerin arasında, üstüne yazdıkça yazıyorum delicesine. işte bu da beni bu kadar beleşçi bir şahsiyet haline getiren kapitalist düzene kapak olsun.

Nisan 07, 2009

bir dil bir insan

bir ülkenin bağımsız varlığını sürdürebilmesi için en önemli şey kültürünü ve dilini yaşatabilmesidir. kendi anladığı dili doğru düzgün konuşamayan insanlar kültürlerini unuttukları gibi vatan sevgisini, ulus olma bilincini de kaybederler. dil, aynı kültürden gelmenin ve bir arada yaşamanın en önemli unsurudur çünkü zor zamanında yardım isterken, memnuniyetini bildirirken, canın sıkılıp da sohbet etmek istediğin zaman karşı tarafın seni anlayabilmesi asıl konudur. kendi dilinde tv yayını için yırtınmanın, eğitimini istemenin nedeni de budur sanırsam...
türk halkının kendi diliyle ilgili tek derdi ülkeye gelen yabancıların basına, meclise ya da selamladığı askerlere türkçe birşeyler söylemesidir.
"merhaba asker" der birisi, herkes sevinip heyecanla el çırpar "ay koskoca devlet başkanı merhaba dedi, asker dedi. ay pek de şirin söyledi, ne sıcak kanlı adam" sanki adam tüm ziyareti boyunca türkçe iletişim kurmuş gibi abartılır bu bir de. "obama türkçe konuştu". sempati kazanır halktan, diline çok önem veriyor ya herkes. "ay zaten adı da hüseyin canım, bizden o da işte" kızılderililer de türkmüş ki zaten.
ama yazı yazmaya gelince türkçe'yi obama kadar bile kullanamaz kimse. ayrı yazılması gereken de, mi, ki hep birleşik.. "bende seni seviyorum" demiş sevgilisine. ama bildiği bazı kuralları da kullanmaya çalışıyor, örneğin; "ünsüz uyumu"nu kural olarak tam bilmese de konuşma sırasındaki sesten dolayı yazısında kullanıyor bunu "burak'ta bizimle ewe gelçekmiş! ;)"
birleşik yazılması gereken -de ve -ki için bir sorun yok, her şeyi birleşik yazınca onları mecburen doğru yapmış oluyorlar.
almanlar için dil o kadar önemli ki adamlar dünyanın her yerinde (televizyon) television olan sözcük için bile almanca bir karşılık bulup fernseher demişler. ingilizceyi çatır çatır bilen fransızlar ölüm döşeğinde olsalar, azrail ingilizce konuşsa sallamazlar. azeriler ana haber bülteninde "vaşington'da" "corc buş" diye yazılarla haberleri verirler. bizimse ana dilimiz ingilizce olmak üzere, ya da bu gidişle arapça...

Nisan 03, 2009

namus bekçiliği kadrosu


son seçimlerde yanlış oy kullanıp defalarca şehri ziyaret etmiş olan başbakanlarını kızdıran antalya halkının medar-ı iftiharı kemer'de, tüm ülke genç kızlarının namusunu düşünen (mhp'li) belediye başkanı mazbatasını aldığı gibi icraatlara girişmiş ve türkiye'nin batının ahlaksızlığını alıp yozlaşmasını engelleyebilmek adına çok önemli bir adım atmıştır, hepimize hayırlı olsun.
"aşk yağmuru" ya da asıl önemli adıyla "genç kızların ahlakını bozan heykel"i söküp yerine batının ilmini alabilmemiz için ilk şart olan eyfel kulesi benzeri bir yapıyı dikecek olan bu belediye başkanının ilerde büyüyüp "melih gökçek" olmasını ve ahlakı bozulmamış, namuslu genç kızların gönüllerince gezip eğlenebilecekleri, eşek üstünde nasreddin hoca, semah halinde mevlana görünümlü alışveriş merkezleri ile bu şirin ve turistik ilçemizi tüm dünyaya tanıtmasını bekleriz.
günümüze değin bu heykele maruz kalıp da ahlakı bozulmuş olanlarınsa gavur izmir'e ya da alkolik trakya'ya sürülüp cezalandırılmaları ve ibret olsun diye ahlak bilgisi derslerinde okutulmaları konusunda meb müfettişlerinin ve dahi bakanının atılım yapması için bakanlığa mail yoluyla ulaşmayı vatandaşlık görevi bilirim. bence bakanlıkların tamamına namus bekçiliği müsteşarlığı açılmalı ve her alanda ahlaki unsurlar buraya yerleştirilecek ahlaklı kadrolar sayesinde denetlenmelidir.

Mart 31, 2009

neşeli günler

en güzel turşu suyu limonla mı olur sirkeyle mi?
kendi başıma turşu kurmuşluğum ve turşu suyu yapmışlığım olmadığı için bilemem ama ankara'da en güzel turşu suyu sakarya'da hüsmen ağa'da olur. hüsmen ağa, karısından turşu suyu yüzünden ayrılmış olsa mesela, ben kendisine oy verirdim, bir konuda ilk kez bir erkeği desteklerdim. hüsmen ağa'nın 6 çocuğunun tek kızı olup üç üç ayrılmış kardeşlerin buluşmasında da "şimdi 6 kardeşin buluşması şerefine gazozlarımızı havaya kaldıralım" repliğini kullanabilmeyi isterdim.
hayatımı bazen eski türk filmleri gibi yaşamak istiyorum, huzurlu, mutlu, acılara karşı güçlü ve sonunda hep iyilerin kazandığı.
kazanmak demişken gerçek hayatta iyiler kazanamaz diyerek gerekli yerlere gerekli mesajları göndermiş olmanın mutluluğunu yaşarım, hiç kimse de buna engel olamaz. bi de seçmenlerin eğitim seviyeleri, iq'ları felan feşmekan işte. "okumak cehaleti alır da eşeklik baki kalır" lafını da okumuş ama yanlış seçimler yapmış insanlar için kullanmaktan çekinmem.
bi de bence romantik komediler ve dahi aşk filmleri dahil dünyanın en büyük aşkı vecihi'nin fikret'e olan aşkıdır, üstüne tanımam. gülen gözler filmini izlediğim bi ara görüşmek dileğiyle. c u.

Mad Melih 4

çocuklaaaarr.. melih amcamız bizi çok seviyor! işte ankara'yı turizmin başkenti haline getirecek, döviz üstüne döviz yağdıracak ve ankara'nın daha bir başka güzel olmasını sağlayacak mega projelerden yalnızca bir tanesi. bu resimde, muhteşem bir örneğini gördüğümüz eğlence turizminin vazgeçilmez elemanı "disneyland"ın, dünyanın hiç bir yerinde rastlanmamış korku tüneli eğlencesi. bu tünelden hızla geçerken küçük bir kıza sulanmakta olan yaşlı bir adam görüyoruz ve kızın ona itiraz edişini korku içinde izliyoruz. o minicik kız kötü yola düşüp o.ospu olmasın diye uğraşan bu adamın dramı hepimize ders oluyor.
projeye ait diğer resimlere de baktım, heyecanım kabardı, bu fantastik eğlence mekanının inşaatında çalışıp bir an önce tamamlanması için elimden geleni yapmak istiyorum. lambadan çıkan cinler mi istersin, her akşam havai fişek gösterileri mi tercih edersin? öyle böyle değil.
seçimden bir gün önce kızılay metrosundan geçmem gerekti.. geçenler bilir ki metronun altı tam bir sanat yuvası tam bir kültür mantarıdır. seçimlerden bir gün önce de yine bir sergi vardı. sürreal sanatçı gökçek'in tamamlanmamış metro eserlerinin fotoğraflarının sergisi. yani öyle bir sanat icra ediyor ki tamamlanmasına gerek kalmadan fotoğraflanıp sergilenecek kadar değerli, bitmesi gereken zamandan 3 yıl sonra bile bitirmesi gerekmeyecek kadar önemsiz...
bi de bu yaz k.çımızı yıkamaya bile su bulamayınca disneyland'a gelen binlerce turistten istediğimiz birini seçip ülkesiyle su karşılığında pazarlık yapcaz sanıyorum. bu yüzden benim tavsiyem suyu bol olan memleketlerden bir turist seçmek, örneğin isviçre

Mart 30, 2009

sihirli değnek



her şeyi benim isteklerim doğrultusunda değiştirebileceğim sihirli bir değneğim olsaydı, dünyadaki herkesin benimle aynı görüşte olmasını sağlayabilecek olsaydım bile bunu tercih etmezdim.. insanlar farklı şeyler düşünüp, farklı inançlara sahip oldukları sürece hayatın eğlenceli ve sürdürülebilir olduğunu düşünüyorum. ancak bu noktada kendimle çelişiyorum. çünkü dünyadaki bir çok insan herkesin kendisiyle aynı görüşte olmasını istiyor ve istemekle de kalmayıp bu uğurda insan öldürüyor, farklı düşüncede olanları sindirmek için kaba etlerinin arasından iddianamler uydurup, onları tutukluyor ve kişilerin gözlerini korkutup kendi düşüncesini yaymaya çalışıyor. bu durumda sihirli değneğimle yapacağım şey; bu kişilerin, insanların farklı şeyler düşünebilmesine saygı duyabilecek seviyeye gelmesini sağlamak olurdu. yani aslında ben de herkesin benim gibi düşünmesini istemiş mi oluyorum kararsızım...

Mart 26, 2009

uyku

sanırım uyku tanrısı hypnos tarafından lanetlenmiş bulunuyorum. yani ben ezelden beridir çok uyudum, çok uyurum ama bu kadarı da abartılı gelmeye başladı. yani günlük uykum 12 saati geçmeye başladı, korkuyorum rüya alemine geçiş yapıp bi daha asla kendime gelemicem diye. ve hypnos'tan beni rahat bırakmasını hatta mümkünse alektryon'un sabahları öterek beni uyandırmasını zeus babadan diler, tüm olympos aleminin ellerinden öperim.