Şubat 11, 2009

ilaç

her şeyin ilacı olan zaman acıları alırken iyi de, başka şeyleri de götürüyo bazen. o zaman işte diyorum ki "Kronos dede lütfen bunları götürme, bana kalsın sevdiğim duygular", bencil olma diyo o da derinden gelen sesiyle "ya bunları da alırım yanıma ya da acıları da bırakırım yanınızda"...

Şubat 09, 2009

vektörlerde ikili ilişkiler ve yansımaları

matematikçiler kendi aralarında, birbirini 180˚ye tamamlayan açılara bütünler açılar derler, bunun edebiyattaki karşılığı olarak ise “bütünler atasözleri” vardır, bence yani. birkaç örnekle demek istediklerimi somutlarsam:

1- iki kişi sevdikleri bir insan hakkında konuşurken içeri o insan girerse, hafif bir tebessümle ve gelen insanın duyabileceği bir ses tonuyla “iyi insan lafının üstüne gelir” derler; ancak bu iki kişi sevmedikleri biri hakkında konuşuyorlarsa ve sevilmeyen insan yanlarına gelirse suratta “hay skym” şeklinde bir ifade ve gelen kişinin duyamayacağı bir ses tonuyla biri diğerine “iti an çomağı hazırla” der. yani tam da lafının üstüne gelmek çok da matah bişi değildir, atalarımız iki durum için de bir söz söylemişlerdir.

2- bazı kocaman işlerin olabilmesi için öyle küçük küçük adımların yararsız olduğunu ve istediğin kadar böyle adım at asıl istediğin işi yapamayacağını anlatmak istersen “taşıma suyla değirmen dönmez”, ama umudu kırılmış birinin küçük emeklerinin bile değerli olduğunu söyleyip onu gaza getirmek için “damlaya damlaya göl olur” ya, o zaman damlatarak göl yapıp bu gölün kenarından açacağımız kanalla değirmene su götürsek, değirmen döner mi?

3- kendisi için önemli olan antika sayılabilecek ve aslında çok da kullanılamayacak eşyalar söz konusu olduğu zaman “sakla samanı gelir zamanı” diyen bir anane, dedem kendi eskilerini saklamak istediği zaman “eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı” diye adamcağızın tüm değer verdiği ve saklamak istediği şeyleri attırmaya çalışır gerekirse çaktırmadan kendi atardı.

4- bir de aynı atasözü içinde birbirinin tersinden bahsedilir ki ona da komşu bütünler atasözü denir, şöyle ki: “laf var iş bitirir, laf var baş yitirir”.

Şubat 06, 2009

abece

altı yedi harften oluşan bir sözcükle öyle bir kalp kırarsın ki, sonra binlerce harfi bi araya getirdiğin bir paragraf bile yetmez parçaları toplamaya.. ama bazen o paragrafı oluşturma zahmetine bile girmeyen bir insan olur, o zaman insan kendini gerçekten değersiz hisseder...

Şubat 04, 2009

dekoratif hayal

Kendi evim olduğu zaman şu odasını şöyle boyarım, salonuna şunu yaparım diye kurduğum dekoratif hayallerle, her katında dört daire olan on katlı bir apartmandaki tüm evleri dekore edebilecek kadar çok fikir üretmiş olmam yanında o apartmanda bir evim olmadığı ve olamayacağı gerçeğini karşılaştırmalı olarak incelersek, bu fikirlerin tamamını çöpe atmak yerine bir ev dekorasyonu programının çakma iç mimarı olarak çalışabilirim en az kırk bölüm. Bu da, yaz tatilinde programın ara vermesi kaydıyla, tam olarak bir yıllık bir program eder. Bu durumda eskiden Vahe’nin atv için yaptığı dekorasyon programını ele alabilirim sanırsam. Hani şu program boyunca Vahe’nin ordan oraya uçtuğu, gittiği şehirlerdeki mağaza sahiplerince “züccaciyeye girmiş bir fil” edasıyla korkularak karşılandığı ve programın sonunda gösterilen evin bir önceki programdaki evle hemen hemen aynı olduğu program. Pazar günü evde oturup anne zoruyla bu programı izlemiş insanlar programın belli bir süre sonra daha da sapıttığını ve Vahe’nin kılık değiştirerek skeçler yaptığını dehşet içinde hatırlar. Türk televizyonlarının yaptığı en başarılı korku programı olmasının yanında bu kadar fazla kaynak ayrılıp, bu kadar çok ev döşenebilen bir programın Vahe’nin eline teslim edilmiş olması benim de bir gün dekorasyon programı yapabileceğim konusunda umutlanmama hem de baya bi umutlanmama neden oluyor.
işte bu da, hayallerimden birinin 3ds max'le, gerçekleştiremesem de 3 boyutlu hale getirdiğim bir ördeği

Şubat 03, 2009

kurnaz karga - yavru ceylan

eğer bülbül gibi şakıyan bir karga görürsen "ay bu karga ne kadar farklı, ne güzel şarkı söylüyo" demiceksin, "bak sen kurnaza, tavlamak için nasıl da bülbül taklidi yapıyo" diceksin.
yanlışlıkla bir çok hayvanın bulunduğu kocaman bir kitabın içine düşen yavru ceylan, etrafı gezinip, eğlenip oynarken; bülbül gibi şarkılar söyleyen bir karga ceylanı fark edip etrafında dolaşmaya başladığı zaman, küçük ceylan, bu karganın kitabın dışında da hayatında olabileceğini ve kitabın dışındaki görkemli ormanda hayatları boyunca birlikte uçabileceklerini bilemezdi.
her şey masal gibi giderken, karga, bülbül sesiyle ceylana şarkılar söyleyip güzel gözlerinden, mis kokusundan bahsederken, kargaya deli gibi aşık olmuş olan ceylanın karganın kanatlarına tutunarak uçtuğu bu yeni hayatta yaşadığı mutlulukla başının dönmüş olması, hayatının geri kalanında sürekli bir baş dönmesi ve mide bulantısı yaşayacağı anlamına gelmez bilakis, iki üç kadeh tatlı tatlı bişiler içmiş de çakırkeyf olmuş bir baş dönmesi ve sürekli gülümseyen bir suratla yaşayacağını gösterir.
kalbindeki mutluluğun suratındaki yansıması olan bu gülümsemenin aynısının, karganın da yüzünde olduğunu gördüğü sürece, karganın kanatlarında gittiği her yerin sihirli olacağının farkında olan ceylan, karganın peşine takılıp ormanın en uzak, en bilinmedik, daha önce hiç gitmediği en korkulan yerlerine gitmekten çekinmeden, hayatının kalanında hep bu çok sevdiği kargasıyla yaşama kararı almış ve onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
gökten düşen üç elmanın, kimin kafasına düşüyosa onun zevkine göre; benim kafama düşeninse yeşil, ekşi ve sulu olmasını dilerim...

Şubat 02, 2009

kısa kısa

beşiktaş vs. antalya spor: beşiktaş sürekli antalya ile oynuyo.. bi onlar antalya'da bi diğeri istanbul'da. evcilik oynar gibi. galiba nev-î şahsına münhâsır tüp başkan baktı bi onu yenebiliyoruz, dedi ki biz ikimiz oynayalım, boş ver diğerlerini. tello'yla röportaj yapıyolar, adam diyo ki "bu sefer daha sert bir antalya'yla karşılaştık" bakalım haftaya nasıl olcak :)
hayır bi de bu arada canım şifo'ma yazık oluyo. adam teknik direktör olduğundan beri beşiktaşla maç yapıyolar.
federer vs. nadal: sen ki pete sampras gibi bir efsanenin üstüne daha bi efsane ol, dünya 1 numarası olarak geçirdiğin sürede bir nesil büyümüş olsun, kırmadığın rekor neredeyse kalmasın, kalk avustralya açıkta -sert zemin yahu- sakat ve yorgun bir nadal'a hem de 4 saat 50 dakika oynayıp yenil.. olacak iş mi?
erdoğan vs. peres: konusu ekonomi olan bir forumda (dam üstünde saksağan), moderatöre kızdığı için forumu terkeden (pire için yorgan yakmak), terk etmeden önce de israil'e güya tüm dünyanın kalbinden geçenleri söylemiş olan (ağız torba değil ki büzesin), diplomasiden ve ülke yönetmekten bi haber bir başbakan (sana başbakan olamazsın demedim ...) diyor ki: "sesinin yüksek çıkması suçluluk psikolojisindendir". deniz feneri, gemicik, akıtan yumurta, laiklik, askerlikten muafiyet söz konusu olduğu zaman basbas bağıran bu kişi ülkesindeki insanlara alttan alta bi mesaj veriyo ama anlayana tabi (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla)

Ocak 29, 2009

make love not warcraft

South Park’ın 10. sezonda tüm ahalinin toplanıp bir oyuncuyu öldürdükleri bir bölüm vardı. geçmiş yılların tamamında her gün her saat WOW oynamış bu kişi o kadar kasmış o kadar kasmış ki, kimsenin ulaşamayacağı bir level’a gelmiş ve patır patır “masum insanlar”ı öldürüyordu. Blizzard’ın yönetim kurulu tutuşmuş bi şekilde toplantı felan yapıyodu, biri dünyanın kurallarını çiğniyo diye. işte çok yakında bizim herif de o level’a ulaşacak ve durdurulması imkansız bir canavara dönüşecek.

aslında onu suçlamak da yanlış olur, kendisi tam da oyunu bıraktığı sırada Blizzard tutup wrath of the lich king’i çıkardı, adamın aklını başından aldı. yavrucum da lunaparkta pamuk şeker görmüş minik bir çocuk heyecanıyla oyunu, bulduğu her türlü belgeden takip etmeye başlayınca, ağzının kenarından akan suları görüp dayanamadım ve yılbaşı hediyesi olarak kendisine bir adet lich king aldım.

şimdi bu olayın iç yüzünü anlayabilmek için anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez köylerinden birinde yaşayan bir kadından bahsetmek en doğrusu kanımca. törelerin kanun olduğu bu köyde yaşayan ve köyün en güzel kızı olan meyrem ihtişamlı bir düğünle, köyün ağasının oğlu ile evlenir ve evliliklerin başında her şey çok güzeldir. birbirlerini severek evlenmişlerdir. ancak aradan zaman geçtikçe köy halkındaki çocuk beklentisi artmaya başlar. uzun bir süre sonunda meyrem hamile kalır, herkes merakla bebeği beklemektedir. özellikle de kaynana ve kayınbaba. bir bahar ayında doğum yapan meyrem’in bir kızı olur. insanlar dışardan belli etmeseler de arkadan meyrem hakkında konuşmaya başlarlar oğlu olmadı diye. annesi der ki bi dahakine artık. bi kaç yıl sonra meyrem yine hamile kalır, herkes ağa torununun erkek olması gerektiğini düşündüğü için yine köylüyü bir merak alır.. ama meyrem’in yine kızı olur. ağa çok üzülür, oğlu da aslında bir erkek ister ama karısını sevdiği için bişi diyemez. ancak meyrem durumu anlar ve gidip kendi eliyle bir kuma alır gelir. bu gencecik kız, melisa, sadece kocasına bir oğlan versin diyedir ama kız cingöz çıkar ve kocasını meyrem’in elinden alır. adam tarladan eve dönerdönmez melisa’nın yanına koşar, karısıyla ilgilenmez bile, bütün hayatı melisa olmuştur artık…

işte böyle.. yani şunu diyorum ki, kendi elimle kendime kuma almışım da haberim yokmuş. boyu devrilsin o elisa’nın.

ama ben boş durdum mu bu arada? durmadım. kocamın 80 level undead rogue’su olur da benim hiç bişeyim olmazsa olur mu? hemen kendime death knight bir blood elf aldım, 70 level’a getirdim, yemedim yedirdim, içmedim içirdim. hepimize hayırlı uğurlu olsun..

kumam ve ben

Ocak 28, 2009

sessiz tepe -yeniden-

Silent Hill'de düşe kalka yuvarlana yaralana epey bir bölüm geçtim. kah bulmaca çözdüm, kah ciğerleri yanan yaratıklarla savaştım ama hiç birinde Sherrif's Station'daki kadar acınacak şu duruma düşmemiştim :

kafasını, tantuni eti kesmekte kullanılan, aslında maydanoz bıçağı olan aletler gibi kullanabilen bu yaratık habire beni yakalayıp ikiye bölüyo ve bunun gibi beş tane daha var ileride öldürmem gereken. benim elimde bir tüfek var ama 4 mermisi olan bu tüfekle her birine iki kere ateş etmek gerektiği için benim onları baltayla öldürmem gerekiyor. hayır, bi de ben buraya gelebilmek için kocaman bir bölüm sonu canavarı öldürdüm. onu öldürdükten sonra bu ne ki dedim ama işin aslı öyle değilmiş işte.
hemmen kocamdan yardım istedim, "yetiş yiğidim karını ikiye bölüyolar" dedim, hemen kılıcını kuşanıp yetti o da.. ama maalesef hâlâ muvaffak olabilmiş değiliz.

(bu arada "hala" yazarken shift+3 yaparak "a"ları yumuşatınca aklıma "ñ" geldi. İspanyolların "ng" sesi.. anadolu'da da kullanılmakta aslında bu ses: naapiyoonğgooolûm? ya da "gördünngü gördünngü, paraları basmayı gördünngü")

Ocak 27, 2009

i wish...

*koskocaman, 550 sayfalık türk dış politikası kitabında geçen bir cümleyi bulabilmek için harcadığım 45 dakikam var mesela alacaklarım listesine yazdığım. oysa gerçek hayatta da Ctrl+F yapabilseydim iki dakikada bulurdum. kitapların arkasındaki indeks bi yerde bu işe yarıyo tabi ama her kitapta yok ki, hangi kelime kaç kere nerde geçiyo.
*kırmızı ipten bir hırka örüp de çok beğendiğim zaman, aynısını morunu da örmek için harcadığım 1 hafta var aynı listede. Ctrl+C ve ardından Ctrl+V yapabilseydim, sonra da onu mora boyayabilseydim iki dakikada mor hırkam olurdu.
*yatak odası çok küçük geldiği için dolapla yatağın arasında bir buçuk karışlık bir mesafe var ve ordan geçerken bacağımı yatağın kenarına çarpıp morartıyorum hep. oysa odanın kenarından tutup çekerek büyütebilseydim, yatakla dolap arasında atımla geçebilecek bir boşluk olurdu ve bacağımı hiç bi yere çarpmazdım, hem de atla gittiğim için yorulmazdım :)
*bunun gibi bir çok şeyin gerçek hayatta olmasını isterdim, evet.

uluslararası yöresel yemek yarışmaları

bir "çerkes tavuğu" yapmışım ki.... çerkesler heyet yolladı, yemeğin adını değiştirip "el-myra tavuğu" yapalım diye. yok dedim, olmaz ööle şey. aynı teklifi geçenlerde arnavut ciğeri için arnavutlar yapmıştı, onu da kabul etmemiştim.
bi de tatar böreği yapayım ben :)

Ocak 25, 2009

başkanlık


ben simcity'de muhteşem bir alt yapı üzerine bir şehir kurup, şehrin en kıyısına köşesine kadar çift şerit yollar döşeyip, hemen her semte üniversite inşa edip, sanayi sitesini şehrin uzağına kurmuşken, hem sanayi sitesine hem alışveriş merkezlerine her türlü ulaşım olanağı sağlamışken, dışardan borç almayı bırak komşu şehirlere elektrik ve su satıyorken, sanayi sitesine giden iki metro hattının gerzek Sim'lere yetmemesi (tüm şehir sanayi de kaportacı aq, her gün oraya taşınıyo) ve bu arada sanayi sitesinin üstüne yağan toksik yağmur nedeniyle belediye başkanlığından acımasızca atılabiliyorum da 15 yıldır Ankara'nın başında olan İ. Melih Gökçek, alt yapıyla ilgili hiç bir sorunu çözmemiş, Ankara'nın zinhar trafik olmayacak arka sokaklarında dahi trafik olmasına neden olan köprülü kavşaklar yapmış, halkı kobay yerine koyup sonra bunu pişkin pişkin açıklamış olmasına rağmen, canlı yayına çıkıp hakkındaki yolsuzluk iddialarına tek bir kelime bile cevap vermeden ağzından tükrükler saçarak "sen kendine bak, partine bak" dışında hiç bişi söylemeden ayrılmış olmasına rağmen bu ülkenin başbakanı tarafından hala nasıl başkentin büyükşehir belediye başkan adayı olarak açıklanır ve de açıklanmasını geçtim hala ankara'da seçimin en olası galibi olarak kendisi görülür? Ankara halkı, sanal 3-5 Sim'den daha mı salaktır?

Ocak 24, 2009

öykü denemeleri: I


bir kargaya aşık olan küçük bir kızın hikayesi. pek yakında

Ocak 23, 2009

Silent Hill: Homecoming

Silent Hill'in 5. oyunu oluyo kendisi. geçenlerde kocam bana süpriz olsun diye alıp gelmişti ama büyük bir heyecanla yüklediğimiz oyunda sesler çalışmadığı için oynayamamıştık. çünkü rahatsız edici, endişe verici ve korkutucu sesler olmadan korku oyunun hiç bi anlamı yok.
şimdi ses problemini çözdük ve oyunu oynamaya başladım. daha oyunun başında iki olayda yerimden sıçradım. pek hoş, pek hoş.. 
bu oyunda alex olmuşuz. 4. oyundaki (the room) Henry çok daha yakışıklı ve karizmatik bi tipti. bu biraz kıl bişi. hemen oyuna başlar başlamaz kolum koptu kan kaybından öldüm bi de, meğer yeterince hızlı değilmişim. gidim de oynayım
(aslında ben hala ilk oyunu daha çok seviyo olabilirim, ilk göz ağrısı ne de olsa) 
aha bu da ilk oyunun muhteşem "opening theme'i"

Ocak 20, 2009

ihtiyaçtan, acil

Helvetica lazım bana, salak bi logo için. Arıyorum arıyorum bulamıyorum. Bir site diyor ki; “ey yabancı bir helvetica ailesi indirmek istersen 482 ₤ ödemelisin”. Hemen bir döviz kuru hesaplayıcı buluyorum kendime ve alışının 1136,56, satışının ise 1168,85 yeni yeni TL olduğunu buluyorum. Bu durumda elimdeki 1168,85 YYTL ile bir aile helvetica alıp da daha sonra bozdurmak istersem 32,29 lira zarara uğruyorum ki zaten benim onu almaya gücüm de yetmiyo.. netten harfleri bulup tek tek çiziim desem deli misin derim kendime, kim demez ki? Elinde olan biri bağışlar mı bana acaba pc için bir font? Yok eğer bağışlamazsa ben onları çalcam, korsan kullanım nedeniyle hapislerde cehennem hayatı yaşıycam.


by Tuncay Arığ

Ocak 19, 2009

gözleme

Kaşınmak..   Ayaklarım kaşınıyo, yolculuğa çıkcam sanırsam ama önce sağ avucumun kaşınması lazım ki para geçsin elime. Bi sürü param olup dünya turuna çıkarsam da nazar değmesin diye k*çımı kaşırım. Sonra “sen kaşınıyon heee” diye bi temiz döverler beni. Başımın kaşınmasının batıl bir dayanağı var mı bilmiyorum ama uzun zamandır banyo yapmıyosun anlamına geliyo ampirik olarak değerlendirirsem..

Refleks..   Evden çıkmadan önce holdeki aynaya bakmak bir reflekstir. Merdivenlerden inerken anahtarı kapının üstünde mi bıraktım acaba diye dönüp kontrol etmek de. Otobüs gelirken kartının içinde biniş hakkı kalmış mı diye tekrar bakmak da. Otobüse bindikten sonra oturabilceğin bir yer varsa neden kimse buraya oturmamış acaba koltukta bişi mi var diye endişelenmek ve ineceğin durağa geldiğinde kalkıp acaba cebimden bişiler düştü mü diye etrafı kolaçan etmek de.. insanların refleksleri bunlardır, bi ben manyak değilim ya

Esnemek..   Çok muhteşem bir sihir gösterisi yapcam şimdi. “insanlar sadece uyurken esneyemezmiş” yani koşarken, konuşurken, yemek yerken hatta kaşınırken esneyebiliriz. Şimdi tek bir hareketle neler yapıyorum (ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet) “insanlar uyurken sadece esneyemezmiş” haline gelen cümleye bakıyorum yani uyurken koşabiliriz, konuşabiliriz, yemek yiyebiliriz hatta kaşınabiliriz ama esneyemeyiz!

 Arkasına bakmadan gün batımına doğru yürürken, sessizce sihirli sözleri tekrarlıyordu: “Abracadabra”

Ocak 18, 2009

Üzüntü ve Muz Kabuğu

Üzüntü: 20 Eylül’den beri İstanbul’da – şurdan 5 saatlik yol – olan ve yoğun istek üzerine 1 Şubat’a kadar uzatılan Salvador Dali sergisine gidememiş ve gidemicek olmam tamamen kaderin bana keleğidir. Sen kalk Picasso’ya ve hatta Jean Dubuffet’ye bile git ama koskoca Dali aylarca İstanbul’da konaklasın ve gideme. Saçımdan keseceğim birkaç tutamı jöle yardımıyla Dali bıyığı yapıp evin içinde protest yürüşlerde bulunmak ve “Hepimiz Dali’yiz” triplerine girmek hem yollar yürümekle aşınmayacağı için hem de saçlarıma yazık olacağı için elediğim bir seçenek oldu. Kendi kültürümde, elimdekilerle yetinmeye kara verdim ve “İkimiz bir fidanın güller açan Dali’yiz” diyerek İstanbul’da bir başka sürrealist: Hakı Bulut’u saygıyla andım. Bir gün Ankara’ya kocaman ressamların muhteşem sergilerini getirebilecek kadar zengin olup tüm sanatı ayağıma getirmeye, hatta o kadar zengin olmuşken hepsini kendi evlerinde ziyaret etmeye karar verdim.

Muz Kabuğu: Biraz önce ekmek ve sigara almaya çıktığımda dünkü karlı havadan eser kalmadığını, artık havanın biraz da olsa bahara döndüğünü farkettim. Sesi, kokusu ve güneşin rengi değişmiş, güneş oğlak dönencesinden çıkmış yola buraya doğru geliyor. Birkaç hafta sonra Ankara’da bulabileceğim en ağaçlık yere (Eymir olabilir, Beynam olabilir) gidip Pan’ın flüt sesini duymaya çalışcam.

Ocak 17, 2009

karma

“Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Al Capone’un 110uncu yaşı şerefine…

 Hayranı fln olduğumdan değil de, tanrıyla ilgili bu başarılı çıkarıma daha bir çocukken ulaşmış olduğu için. bakarsın haftaya ölüm yıl dönümünde de anarım kendisini.

-------------------------------------------------------------------

Bugün yeni bir 1 gb.lık ram ve kablosuz klavye+mouse seti aldık bana. Daha hızlı çalışan bir bilgisayarım ve yepisyeni, pırıl pırıl klavyem var. Tuşları da bööle yumuşacık. Yazı yazması çok zevkli.

Mouse ööle süper bişi değil ama kablosuz olduğu için onu da seviyorum.

aha da bunlar

-------------------------------------------------------------------

Bilgisayarım daha hızlı çalıştığına göre işlerimi bitirip para kazanabilirim. Kazandığım paralarla daha iyi bi pc hatta bir gün belki de – gerçekten uslu bir çocuk olursam – bir iMac sahibi bile olabilirim. İşte o günün hayaliyle işlerimin başına dönüyorum.

Ocak 16, 2009

Büyük Muharebe

Uzun zaman önce, o zamanların en güçlü, en başarılı, en çevik, en korkunç ve en acımasız şövalyesi olan Lord O’nion ile giriştiğim bir kavgada aldığım bir yara var. Üstünden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen boylamasına uzanan bu yara içten içe sızlamaya, dokundukça acımaya devam ediyor.

Hayret şey doğrusu bu kadar zaman sonra bile ilk günkü kadar canımı acıtan bir yara almış olmam, dövüş sırasında gözlerimden yaşlar gelerek acı içinde kıvranmış olmam ve dokundukça iliklerime kadar hissettiğim, acısı kemiklerimi sızlatan böyle bir yara ile yaşıyor olmam bile Lord O’nion hakkında kötü düşünememe neden olmuyor. Ama benim geldiğim yerde bilge büyüklerimizin her zaman söylediği bir şey vardır: “Senin düşmanın olması bir kişiyi kötü yapmaya yetecek bir sebep değildir. Çünkü sen de onun düşmanısın ve bu senin kötü biri olduğunu göstermiyor.” İşte biz bu nedenle benim geldiğim yerde düşmanımıza da saygı duyarız. Bende bıraktığı bu yarayı bir yana bırakıp, artık hayatta olmayan sevgili Lord’a saygılarımı sunuyorum. R.I.P

(yani demem o ki, geçen gün soğan doğrarken baş parmağımı bi kesmişim boydan boya, daha da kapanmadı yarası. Habire limon suyu, domates suyu, tuz filan giriyo yaranın içine, acıyo da acıyo. Kemiklerim sızlıyo valla ya. Tuzlu çekirdek yemek de bir işkence oldu bu yüzden. Dün akşam acılar içinde bi poşet çekirdeği nasıl bitirdiğimi bi ben bilirim bi de elini kesip de tuzlu çekirdek yemeye çalışanlar)


  

Ocak 15, 2009

ilk elin günahı olmaz

evde kendi kendime konuşmak yerine düşüncelerimi kayıt altında tutabilceğim ve "tüh yaa ben dün ne konuşmuştum" diye hayıflanmama gerek kalmadan açıp okuyabilceğim bişi olsun benim de hayatımda artık. 
bekir (kendi kendime konuşurken ikinci ben oluyo bekir. "bekar" işte, yalnız kişi) ve ben bundan sonra resmi kayıtlar olarak sohbet etcez, sonra da aa geçen sene şubatta ne konuşmuşuz bakalım diye açıp buraya bakcaz. hayatımızda nasıl bir dönüm noktası olacak onu da görcez..
deneme