Ocak 20, 2010
Ocak 15, 2010
tuhaf zevkler
* sarı saman kağıda siyah tükenmezle yazı yazmak
* çizgileri yeşil olan harita metod defterinin sağ sayfasına yumuşak uçlu kurşun kalemle yazı yazmak
* yeni yıla ait ajandanın ilk sayfasına kişisel bilgileri girmek
* bilgisayarda kayıtlı her şeyi sınıflandırıp klasörlere ayırmak ve itina ile masa üstünden kaldırmak
* her türlü yazılı kağıdı türlerine göre ayırıp poşet dosyalara koymak ve ayrı ayrı klasörlemek
* renkli ayraçlar hazırlayıp klasörde kendince sekmeler oluşturmak
* renk renk yünler alıp kazak-hırka-şal-atkı-bere örmeye başlamak... ama sadece başlamak
* her yaz başı, cicili kumaşlardan bluz dikmek
.
.
.
* çizgileri yeşil olan harita metod defterinin sağ sayfasına yumuşak uçlu kurşun kalemle yazı yazmak
* yeni yıla ait ajandanın ilk sayfasına kişisel bilgileri girmek
* bilgisayarda kayıtlı her şeyi sınıflandırıp klasörlere ayırmak ve itina ile masa üstünden kaldırmak
* her türlü yazılı kağıdı türlerine göre ayırıp poşet dosyalara koymak ve ayrı ayrı klasörlemek
* renkli ayraçlar hazırlayıp klasörde kendince sekmeler oluşturmak
* renk renk yünler alıp kazak-hırka-şal-atkı-bere örmeye başlamak... ama sadece başlamak
* her yaz başı, cicili kumaşlardan bluz dikmek
.
.
.
Ocak 01, 2010
yeni yılı ıskalamak
biz yeni yıla girememiş olabiliriz.
ikinci geleneksel yeni yıl kutlamamızda hangi kanalda geri sayalım diye dolaşıp dururken geri sayımı kaçırdık üzerinize afiyet. bizimle birlikte evimizde bulunan insanlar da dahil olmak üzere 2si kadın 6 kişi bu sefer yeni yıla giremedi. duvar saatimizin yaklaşık 3 dakika geri kalmış olmasından kaynaklanan bu durum, uzay-zaman bükülmesi yaratarak bizim 2010a giremememize neden oldu diye düşünmekteyiz. şimdi tüm insanlar dünyanın güneş etrafındaki yeni turu için adapte olmuşlarken biz eski turu bitirip yeni tura katılamamış olan 6 kişi kendi çabalarımızla yetişmeye çalışacağız. zorlu bir süreç bizi bekliyor.
yeni yılı kaçırınca en azından victoria'nın meleklerini izleyelim dedik ve cnbce'nin karşısına kurulduk (seksi resimleri için tıklayınız). yeni modelin seçimi, black eyed peas, bi kaç güzel hatunun iç çamaşırı ile yürümesi derken saat oldu 1. başlangıcında istediğimiz verimi alamadığımız bu yılı da zaten kabul etmiyoruz. hadi bakalım.
ikinci geleneksel yeni yıl kutlamamızda hangi kanalda geri sayalım diye dolaşıp dururken geri sayımı kaçırdık üzerinize afiyet. bizimle birlikte evimizde bulunan insanlar da dahil olmak üzere 2si kadın 6 kişi bu sefer yeni yıla giremedi. duvar saatimizin yaklaşık 3 dakika geri kalmış olmasından kaynaklanan bu durum, uzay-zaman bükülmesi yaratarak bizim 2010a giremememize neden oldu diye düşünmekteyiz. şimdi tüm insanlar dünyanın güneş etrafındaki yeni turu için adapte olmuşlarken biz eski turu bitirip yeni tura katılamamış olan 6 kişi kendi çabalarımızla yetişmeye çalışacağız. zorlu bir süreç bizi bekliyor.
yeni yılı kaçırınca en azından victoria'nın meleklerini izleyelim dedik ve cnbce'nin karşısına kurulduk (seksi resimleri için tıklayınız). yeni modelin seçimi, black eyed peas, bi kaç güzel hatunun iç çamaşırı ile yürümesi derken saat oldu 1. başlangıcında istediğimiz verimi alamadığımız bu yılı da zaten kabul etmiyoruz. hadi bakalım.
Aralık 30, 2009
2009 bitti
kocaman 2009 da bitti. önceden 60lar 70ler 80ler diyorduk ya şimdi de 10lar mı diyeceğiz acaba. benim en büyük derdim bu 2010 ile ilgili. bir de tabi ülkenin durumu var, maddi olanaksızlıklar, savaş, vs.
ama tüm bu olanlara rağmen insanlarda tuhaf bir mutluluk oluyor yeni yıl geldiğinde nedense. bi iyi dilekler, bi anlamsız gülüşler, bi parasızlığa rağmen çılgın eğlence planları. gerçekten iyi bir şey mi ki sürekli yeni bir yılın gelmesi bilemedim. benim yeni yıl ile ilgili beklentim ise:
ama tüm bu olanlara rağmen insanlarda tuhaf bir mutluluk oluyor yeni yıl geldiğinde nedense. bi iyi dilekler, bi anlamsız gülüşler, bi parasızlığa rağmen çılgın eğlence planları. gerçekten iyi bir şey mi ki sürekli yeni bir yılın gelmesi bilemedim. benim yeni yıl ile ilgili beklentim ise:
Aralık 21, 2009
those were the days -1-
arkadaşlarla tv izleme aktivitelerinden birinde küçük çocukların şarkı söylediği bir program izledik geçen gün. konuklar arasında suat suna vardı, ilk çıktığı zamanlarda olduğu kadar sakin ve hüzünlü yüz ifadesi ile yeni albümünün reklam gezisine çıkmış. onu görünce aklımıza, 90'ların başındaki pop furyasında patlayan şarkıcıların çıkış şarkılarını -internet yardımı olmadan- hatırlama şenliklerimiz geldi. biz bilgisayar öncesinde çocukluğumuzu yaşadığımız için tuhaf şeylerden zevk alan bir nesil olarak görülüyoruz yeni yetmeler tarafından.
örneğin kudra insanı ile en büyük eğlencemiz ansiklopedi okumak. akşam oturup ertesi sabahki finale çalışmamız gerekirken, elimize ansiklopedi alıp rastgele bir sayfa açıp ordan bir başlığı okurduk sırayla ve çok eğlenirdik. şimdi her meydan larousse gördüğümüzde endorfin salgılamamız da pavlov'un deneyinde zil sesine salya akıtan köpek gibi şartlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. o lacivert cildi, o birinci hamur beyaz kağıdı, o siyah mürekkep kokusu...
işte çıkış şarkılarını hatırlama şenlikleri de böyle bir eğlence. şarkıları hatırlayıp bağıra çağıra söylediği zaman da insan beyninin ne kadar devasa bir depo olduğunu fark ediyor insan. sözlerini bildiğini bile bilmediğin bir şarkıyı ezbere söylemek tuhaf bir duygu.
en kolay hatırlanan tarkan, kenan doğulu, sertab erener gibi hala aktif olarak şarkıcılık hayatına devam edenler oluyor bu arada. ama o suat suna o kadar zorladı ki, gözlerimizden yaşlar akmaya başladı hafızayı zorladıkça. adamın tüm klibi gözümüzün önünden film şeridi gibi geçti ama sessiz film olarak geçtiği için en sonunda, aşırı meraktan, internete bakmaya karar verdik. tam ben google'a danışacakken arkadaşın ağzından şu sözler döküldü:
"gel dedim benimle gelmedin,
bana aşkını ver dedim, çok şey mi istedim.
gel dedim benimle gelmedin
ansızın çektin gittin"
o gece huzurlu uyuduk...
not: kıl oldum abi, yaparım bilirsin, sakin ol, benimle oynama, hey corç, hadi yine iyisin, yeter ki onursuz olmasın aşk, seni aldattım, abone ve daha niceleri...
örneğin kudra insanı ile en büyük eğlencemiz ansiklopedi okumak. akşam oturup ertesi sabahki finale çalışmamız gerekirken, elimize ansiklopedi alıp rastgele bir sayfa açıp ordan bir başlığı okurduk sırayla ve çok eğlenirdik. şimdi her meydan larousse gördüğümüzde endorfin salgılamamız da pavlov'un deneyinde zil sesine salya akıtan köpek gibi şartlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. o lacivert cildi, o birinci hamur beyaz kağıdı, o siyah mürekkep kokusu...
işte çıkış şarkılarını hatırlama şenlikleri de böyle bir eğlence. şarkıları hatırlayıp bağıra çağıra söylediği zaman da insan beyninin ne kadar devasa bir depo olduğunu fark ediyor insan. sözlerini bildiğini bile bilmediğin bir şarkıyı ezbere söylemek tuhaf bir duygu.
en kolay hatırlanan tarkan, kenan doğulu, sertab erener gibi hala aktif olarak şarkıcılık hayatına devam edenler oluyor bu arada. ama o suat suna o kadar zorladı ki, gözlerimizden yaşlar akmaya başladı hafızayı zorladıkça. adamın tüm klibi gözümüzün önünden film şeridi gibi geçti ama sessiz film olarak geçtiği için en sonunda, aşırı meraktan, internete bakmaya karar verdik. tam ben google'a danışacakken arkadaşın ağzından şu sözler döküldü:
"gel dedim benimle gelmedin,
bana aşkını ver dedim, çok şey mi istedim.
gel dedim benimle gelmedin
ansızın çektin gittin"
o gece huzurlu uyuduk...
not: kıl oldum abi, yaparım bilirsin, sakin ol, benimle oynama, hey corç, hadi yine iyisin, yeter ki onursuz olmasın aşk, seni aldattım, abone ve daha niceleri...
Aralık 11, 2009
yazar bi yazar bi yazamaz
1. google hala'ya "deniz baykal" görselleri sorduğunuz zaman ilgili arama teklifi "devlet bahçeli" oluyor. ad ve soyadlarındaki "de" ve "ba" benzerliği nedeni ile mi bu teklif sunuluyor yoksa google bize bir mesaj mı veriyor bilemedim. üstüme de alınmadım açıkçası mesaj varsa da bana mı var? kendileri düşünsün, ben görevimi yapıp bunu bildirdim. (aynı şey tam tersi için geçerli değil. ev ödevi: mantıkta "ise" ile "ancak ve ancak" farkını araştırıp öğrenelim.)

2. "google'da kendini arama" sanırsam herkesin yaptığı bir şey. eğlenceli sonuçlarla karşılaşmak da cabası. işte bir örnek. googleda ad-soyad arattım -ki az bulunan bir adım var- ve facebook üyesi bir adaşım (soyadaşım aynı zamanda) ile karşılaştım.

3. edebi açıdan kısır olan bu dönemde kendime farklı eğlenceler bulmak, boş zamanımı iyice boşa harcamak konusundaki üstün başarım beni nerelere götürecek bilmiyorum. yeniden yazı yazabileceğim günlerin özlemi ile "google ile ikili ilişkiler" başlığını burada bırakıyorum.

2. "google'da kendini arama" sanırsam herkesin yaptığı bir şey. eğlenceli sonuçlarla karşılaşmak da cabası. işte bir örnek. googleda ad-soyad arattım -ki az bulunan bir adım var- ve facebook üyesi bir adaşım (soyadaşım aynı zamanda) ile karşılaştım.

3. edebi açıdan kısır olan bu dönemde kendime farklı eğlenceler bulmak, boş zamanımı iyice boşa harcamak konusundaki üstün başarım beni nerelere götürecek bilmiyorum. yeniden yazı yazabileceğim günlerin özlemi ile "google ile ikili ilişkiler" başlığını burada bırakıyorum.
Aralık 06, 2009
"etnik kökenli" birlikte yaşama salatası
malzemeler: asırlardır bir arada yaşayan çeşitli insanlar, askeri darbe, kan, kin, konu ile ilgili saçmalayacak birileri.
asırlardır bir arada yaşayan halklar ilk önce birbirlerine karşı kinlendirilir. bazı etnik kökenlerin dilleri konusunda itina ile yasak koyacak bir askerin yönettiği bir darbe ile ülkede üst kimlik alt kimlik gibi anlamsız bir tartışma ortamı hazırlanır. bundan bir kaç yıl sonra bir etnik kökene mensup olan başbakan, cumhurbaşkanı olup bu ülkede biz neden kendi dilimizi konuşamıyoruz diye açıklamalar yapar, oysa halk yasak olmasına rağmen kimin hangi dili konuştuğunu, kimin hangi kökenden geldiğini o zamana kadar pek umursamamaktadır. bu umursamazlık işe gelmediği için bunların muhakkak karşılıklı olarak kızmalarını sağlamak çok önemli çünkü sadece bu sayede kan elde edebiliriz ki salatanın ana malzemelerinden birisi de budur.
bu ortam kendi haline bırakılarak yıllar geçmesi beklenir ve askeri güçler ile -farklı kökendeki vatandaşları temsil ettiği iddia edilen ancak hiç alakası olmayan- bir örgüt arasında çatışmalar artarak genç insanların ölmesi sağlanır ki dikkatler buraya çekilsin ve tüm halk bu olayla ilgilenip gözlerini kin bürüsün. olmayan bir terör ve olmayan bir faşizm işte böyle yaratılır. sonra bir gün adamın biri çıkıp açılım yapalım, haklar verelim diye salatanın sosunu hazırlar. normalde özgür değilmiş de özgürlük verilecekmiş ortamı bu şekilde hazırlanır.
sonra büyük bir düşünür bulunur - evinizde düşünen biri yoksa onun yerine bir popçu kullanmakta sakınca görmüyorum çünkü bu salatayı elimizdeki malzemelerin amaç dışı kullanımıyla hazırlayıp ekstra masraf yapmıyoruz- bu kişiye "ben gençken gaza gelip yanlış yapmışım, şimdi olsa yapmazdım. hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor" dedirtilir. bazı insanlarla birlikte yaşayabilmesi için eğitim alması gereken bu popçu en son olarak bir de etnik dilde türkü falan söylerse salata tadından yenmez..
hadi eller havaya, oturmaya mı geldik?
asırlardır bir arada yaşayan halklar ilk önce birbirlerine karşı kinlendirilir. bazı etnik kökenlerin dilleri konusunda itina ile yasak koyacak bir askerin yönettiği bir darbe ile ülkede üst kimlik alt kimlik gibi anlamsız bir tartışma ortamı hazırlanır. bundan bir kaç yıl sonra bir etnik kökene mensup olan başbakan, cumhurbaşkanı olup bu ülkede biz neden kendi dilimizi konuşamıyoruz diye açıklamalar yapar, oysa halk yasak olmasına rağmen kimin hangi dili konuştuğunu, kimin hangi kökenden geldiğini o zamana kadar pek umursamamaktadır. bu umursamazlık işe gelmediği için bunların muhakkak karşılıklı olarak kızmalarını sağlamak çok önemli çünkü sadece bu sayede kan elde edebiliriz ki salatanın ana malzemelerinden birisi de budur.
bu ortam kendi haline bırakılarak yıllar geçmesi beklenir ve askeri güçler ile -farklı kökendeki vatandaşları temsil ettiği iddia edilen ancak hiç alakası olmayan- bir örgüt arasında çatışmalar artarak genç insanların ölmesi sağlanır ki dikkatler buraya çekilsin ve tüm halk bu olayla ilgilenip gözlerini kin bürüsün. olmayan bir terör ve olmayan bir faşizm işte böyle yaratılır. sonra bir gün adamın biri çıkıp açılım yapalım, haklar verelim diye salatanın sosunu hazırlar. normalde özgür değilmiş de özgürlük verilecekmiş ortamı bu şekilde hazırlanır.
sonra büyük bir düşünür bulunur - evinizde düşünen biri yoksa onun yerine bir popçu kullanmakta sakınca görmüyorum çünkü bu salatayı elimizdeki malzemelerin amaç dışı kullanımıyla hazırlayıp ekstra masraf yapmıyoruz- bu kişiye "ben gençken gaza gelip yanlış yapmışım, şimdi olsa yapmazdım. hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor" dedirtilir. bazı insanlarla birlikte yaşayabilmesi için eğitim alması gereken bu popçu en son olarak bir de etnik dilde türkü falan söylerse salata tadından yenmez..
hadi eller havaya, oturmaya mı geldik?
Kasım 24, 2009
paniklerdeyiz
akşam haberlerini izleyemedim -ki zaten uzun zamandır haberlerle aram olmadığı gibi trt ile ilişkimi çok öncelerde kesmiş bulunmaktayım- ama sözlük'te "sol frame"i tarayınca öldü sandığım bir başlık gördüm ki evlere şenlik. darwin'i bitiren balık! bahsedilen balık coelacanth ve bugün değil yaklaşık 71 yıl önce bulunmuş vs. bilim adına yazı yazacak kadar araştırmacı bir ruha sahip değilim, benim derdim trt'de verilen haber ve içeriği.
eskiden tarafsız, reyting kaygısız, kaliteli yayınlar yapan bir devlet kanalı olan trt'nin bugünkü durumu salt bu haber sayesinde anlaşılmaktadır. tenis turnuvalarını, olimpiyatları, kimsenin izlemediği düşünülen buz pateni yarışmalarını yayınlayan trt ticari kaygı edinmiş.. devletin kanalı reyting peşinde, kendini yaratılışçılara sevimli gösterme derdinde. yayınladığı haberi google'dan araştırma zahmetine bile girmemiş ama niye araştırsın ki? sorgusuz sualsiz söyleneni kabul etmeye meyilli bir kitleye onları yormayacak ve aynı zamanda mutlu edecek haber yapmak için araştırma yapmaya ne hacet? (sonra göbeğini kaşıyan adam diyince ayağa kalkıyor bazı kesimler)
hadi gidin de iki hayvan öldürüp sevap kazanın şimdi.. belki bu sene coelacanth kesmek daha sevaptır kim bilir?
eskiden tarafsız, reyting kaygısız, kaliteli yayınlar yapan bir devlet kanalı olan trt'nin bugünkü durumu salt bu haber sayesinde anlaşılmaktadır. tenis turnuvalarını, olimpiyatları, kimsenin izlemediği düşünülen buz pateni yarışmalarını yayınlayan trt ticari kaygı edinmiş.. devletin kanalı reyting peşinde, kendini yaratılışçılara sevimli gösterme derdinde. yayınladığı haberi google'dan araştırma zahmetine bile girmemiş ama niye araştırsın ki? sorgusuz sualsiz söyleneni kabul etmeye meyilli bir kitleye onları yormayacak ve aynı zamanda mutlu edecek haber yapmak için araştırma yapmaya ne hacet? (sonra göbeğini kaşıyan adam diyince ayağa kalkıyor bazı kesimler)
hadi gidin de iki hayvan öldürüp sevap kazanın şimdi.. belki bu sene coelacanth kesmek daha sevaptır kim bilir?
Kasım 16, 2009
anlamsız sıkıntı
bazen olur ya böyle nedeni olmayan bir moral bozukluğu, içinde kötü şeyler olacakmış gibi bir his. sonbaharın en popüler ruh hali; kasvetli bir hava, şıpır şıpır yağmur sesi, inadına açılan hüzünlü müziklerle düşünceleri bunaltma isteği...
bu sıkıntıyı geçirecek en güzel reçete bir bardak sıcacık ıhlamur alıp eline, çıtır çıtır yanan bir sobanın başında güzel bir kitap okumak aslında ama nerde öyle yanındaki minik fırınına patates atıp közleyebileceğin, üzerinde tısırdayarak kaynayan bir güğüm suyun bulunduğu sıcak, içten ve huzur dolu sobalı evler?
sobada kömür çıtırdadıkça açılmaz mı ruhundaki sıkıntı, içine mutluluklu dolmaz mı insanın... üşengeçlikten dolayı huzurumuzu da bir kenara bırakıp kaloriferli evlere geçtik geçeli daha sinirli daha tahammülsüz daha bencil olduk bu kocaman, kim kime dum duma, soğuk, gelişmiş(!) şehirlerde. havanın ısısına göre ayarlanmış kazanların ısıttığı bir sürü demir yığınlı fiziken sıcak ama manen soğuk evlerde yaşayan yüzü gülen ama içi ağlayan insanlar...
camlardan giren soluk gün ışığında eşyaların gölgeleri sabit duruyor artık, sobanın tavana yansıyan ve gölgeleri kımıldatan ışığı yok, bizimle birlikte yaşayan evler değil artık yaşadığımız yerler.
annanemin evi sobalıydı bir tek koskoca çevremde, kışın hep orda kalmak isterdim... artık o ev de yok, kocaman bilmem kaç şeritli yol geçti güzelim evin üstünden. bahçedeki çeşit çeşit ağaçlar, en küçüğü 50 yaşında olan, hormonsuz zehirsiz meyve yediğimiz ağaçlar kesildi, yerine kaloriferli evler olan dev apartmanlar dikmek için.
kartopu oynayıp, naylon torbalarla yokuşlardan kayıp soğuktan morarınca eve gelip de soba borusuna sarılarak ellerimizi ısıtamayacağız hiç bir zaman artık, ki zaten doğru düzgün kar bile yağmıyor soğuktan morarıp da güle oynaya sobaya sarılmaya koşalım.
yaşlandım da orta yaş bunalımına bile girdim he? vay beee
bu sıkıntıyı geçirecek en güzel reçete bir bardak sıcacık ıhlamur alıp eline, çıtır çıtır yanan bir sobanın başında güzel bir kitap okumak aslında ama nerde öyle yanındaki minik fırınına patates atıp közleyebileceğin, üzerinde tısırdayarak kaynayan bir güğüm suyun bulunduğu sıcak, içten ve huzur dolu sobalı evler?
sobada kömür çıtırdadıkça açılmaz mı ruhundaki sıkıntı, içine mutluluklu dolmaz mı insanın... üşengeçlikten dolayı huzurumuzu da bir kenara bırakıp kaloriferli evlere geçtik geçeli daha sinirli daha tahammülsüz daha bencil olduk bu kocaman, kim kime dum duma, soğuk, gelişmiş(!) şehirlerde. havanın ısısına göre ayarlanmış kazanların ısıttığı bir sürü demir yığınlı fiziken sıcak ama manen soğuk evlerde yaşayan yüzü gülen ama içi ağlayan insanlar...
camlardan giren soluk gün ışığında eşyaların gölgeleri sabit duruyor artık, sobanın tavana yansıyan ve gölgeleri kımıldatan ışığı yok, bizimle birlikte yaşayan evler değil artık yaşadığımız yerler.
annanemin evi sobalıydı bir tek koskoca çevremde, kışın hep orda kalmak isterdim... artık o ev de yok, kocaman bilmem kaç şeritli yol geçti güzelim evin üstünden. bahçedeki çeşit çeşit ağaçlar, en küçüğü 50 yaşında olan, hormonsuz zehirsiz meyve yediğimiz ağaçlar kesildi, yerine kaloriferli evler olan dev apartmanlar dikmek için.
kartopu oynayıp, naylon torbalarla yokuşlardan kayıp soğuktan morarınca eve gelip de soba borusuna sarılarak ellerimizi ısıtamayacağız hiç bir zaman artık, ki zaten doğru düzgün kar bile yağmıyor soğuktan morarıp da güle oynaya sobaya sarılmaya koşalım.
yaşlandım da orta yaş bunalımına bile girdim he? vay beee
Kasım 12, 2009
hobi
kendi çabalarımla evimde kullanabileceğim basit eşyalar yapmaktan o kadar çok hoşlanıyorum ki bazen şahan'ın derya baykal taklidindeki menapozlu kadın gibi olmaya başladığım korkusuna kapılıyorum. şimdi ise gözümü yükseklere diktim, eve bir orta sehpa yapmaya karar verdim. üstünün cam olmasını istemekle birlikte, camı dışardan alıp kestirmek zorunda kalacağım için tam olarak benim elimden çıkmayacak diye ondan vazgeçtim. ama tahta yapsam sanki dışardan almayacak mıyım? ağaç kesip tahta mı üreteceğim? çok zor kararlar bunlar, altı üstü hobi deyip geçmemek lazım.
true blood ve house md izlemekten gözlerimi kan bürüdü. vampirler gerçekten var mıdır diye düşünür oldum hatta, inananlar var vampirlere biliyorum, istanbul'da toplanan bir grup olduğunu bile duydum; vampir bulmak için hayatlarını adamış insanlar.. site site gezip hastalık araştırıp house'un teşhislerini kontrol ede ede "differential diagnosis" uzmanı olunabilir mi acaba? ben bi tıp fakültesine gidip danışayım.
son zamanlarda coverlanmış şarkılara taktım kafayı. sevdiğim tüm şarkıların coverlarını bulup yeni bir arşiv yapmaya başladım ve farkettim ki hangi şarkı, hangi tarz olursa olsun, rock/metal havası verilince güzelleşiyor. bu aralar favorim "here comes the rain again-hypnogaja"
true blood ve house md izlemekten gözlerimi kan bürüdü. vampirler gerçekten var mıdır diye düşünür oldum hatta, inananlar var vampirlere biliyorum, istanbul'da toplanan bir grup olduğunu bile duydum; vampir bulmak için hayatlarını adamış insanlar.. site site gezip hastalık araştırıp house'un teşhislerini kontrol ede ede "differential diagnosis" uzmanı olunabilir mi acaba? ben bi tıp fakültesine gidip danışayım.
son zamanlarda coverlanmış şarkılara taktım kafayı. sevdiğim tüm şarkıların coverlarını bulup yeni bir arşiv yapmaya başladım ve farkettim ki hangi şarkı, hangi tarz olursa olsun, rock/metal havası verilince güzelleşiyor. bu aralar favorim "here comes the rain again-hypnogaja"
Ekim 30, 2009
yazıklar olsun
Amerikalıların bekarlığa veda eğlencelerinin bir konusu olan pastadan striptizci çıkması ülkemizde kendisini pastadan çıkan dansözler olarak gösterirken bile baştan aşağı saçmalık olarak gördüğüm bu uygulamanın akıllara zarar bir versiyonunu Dolmabahçe Cumhuriyet resepsiyonunda uygulama fikrini bulan, bu fikri onaylayan, bu fikir doğrultusunda harekete geçip balmumundan Atatürk heykeli yapan ve kocaman pastanın içine elinde şapkasını sallama yetisi bulunan balmumu Atatürk'ü yerleştiren kişiler zincirinde hiç mi durup düşünen olmamış "ne yapıyoruz biz yaaa" diye?
Tüm bu rezalet sonrasında pastanın içinden süzülerek çıkarken şapka sallayan Atatürk'ü gören onca insanı 10. yıl marşı eşliğinde zıplarken izleyince tüylerimin diken diken olması yanında, hiç kimsenin "ne bu rezillik" dememesi karşısında yaşadığım sinirin tarifi sözcüklerle yapılamaz.
Terbiyesizlik demenin çok hafif kaldığı bu pasta yapım silsilesi bir benim mi sinirlerimi hoplattı, bir bana mı yanlış geldi, bir beni mi rahatsız etti? Yazık gerçekten...
Tüm bu rezalet sonrasında pastanın içinden süzülerek çıkarken şapka sallayan Atatürk'ü gören onca insanı 10. yıl marşı eşliğinde zıplarken izleyince tüylerimin diken diken olması yanında, hiç kimsenin "ne bu rezillik" dememesi karşısında yaşadığım sinirin tarifi sözcüklerle yapılamaz.
Terbiyesizlik demenin çok hafif kaldığı bu pasta yapım silsilesi bir benim mi sinirlerimi hoplattı, bir bana mı yanlış geldi, bir beni mi rahatsız etti? Yazık gerçekten...
Ekim 22, 2009
tekzip
Daha önce buradan veryansın edip eleştirdiğim kemer belediye başkanına karşı ithamlarımı geri almak boynumun borcudur. Aşk Yağmuru heykelinin ahlakı bozması konusundaki öngörülerinin doğru çıkması yanında bunun adamcağızın kendi hayatında vuku bulmuş olması da heykeli altı üstü bir iki gün gören bir insanda bile bozulmalar olabileceğini kanıtlamış, boynumu bükmüş, söylediklerimden utanmama neden olmuştur. Evlilik dışı ilişkisi olması tamamen bu heykelin, genel olarak sanatın bir suçudur.
bundan böyle belediye başkanlarının ahlak konusunda verdiği kararlardan şüphe etmeyeceğime, hatta kaldırılması gereken heykelleri bir bir ellerimle toplayacağıma söz veririm (yalan söyleyince sadece pinokyo'nun burnu uzar)
ayrıca ankara'nın göbeğindeki Atatürk heykelini gizli gizli altın rengine boyayan görevliyi hepimiz eshefle kınıyor, bu boyama işleminden katiyen haberi olmayan ve bu kişinin görevinden derhal alınması konusunda titizlik gösteren belediye başkanını bu büyük yüzsüzlüğünden dolayı tebrik ediyorum.
gençlik parkını yıkıp yerine alışveriş merkezi yapma girişimleri karşısında günlerce parkın kapısında yatan sivil toplum örgütlerine söz geçirememiş, bizim orada hatıralarımız var diyen halka karşı gelememiş ve gençlik parkını düzenleyip yeniden hizmete açmak zorunda kalmış bu kişi bunun reklamını da "hatıraların parkı yeniden hizmetinizde" diyerek yapacak kadar yüzsüz ve kurnazdır. AB'den aldığı ödül de ...
bundan böyle belediye başkanlarının ahlak konusunda verdiği kararlardan şüphe etmeyeceğime, hatta kaldırılması gereken heykelleri bir bir ellerimle toplayacağıma söz veririm (yalan söyleyince sadece pinokyo'nun burnu uzar)
ayrıca ankara'nın göbeğindeki Atatürk heykelini gizli gizli altın rengine boyayan görevliyi hepimiz eshefle kınıyor, bu boyama işleminden katiyen haberi olmayan ve bu kişinin görevinden derhal alınması konusunda titizlik gösteren belediye başkanını bu büyük yüzsüzlüğünden dolayı tebrik ediyorum.
gençlik parkını yıkıp yerine alışveriş merkezi yapma girişimleri karşısında günlerce parkın kapısında yatan sivil toplum örgütlerine söz geçirememiş, bizim orada hatıralarımız var diyen halka karşı gelememiş ve gençlik parkını düzenleyip yeniden hizmete açmak zorunda kalmış bu kişi bunun reklamını da "hatıraların parkı yeniden hizmetinizde" diyerek yapacak kadar yüzsüz ve kurnazdır. AB'den aldığı ödül de ...
Ekim 13, 2009
tembel teneke
bizim ailenin evrim sürecinde araya bir koala karışmış olduğuna dair şüphelerim gittikçe artıyor. Günde 18 saat uyuyabilme kapasitemin yanında, avustralya'nın ılık ve nemli ormanlarında bir okaliptüse sarılarak durmanın sıkıcı olmak yerine dinlendirici olabileceğinin aklımdan geçmesi ve daha kış gelmeden bu kadar üşüyor olmamın, atalarım arasında bir kutup ayısı olmadığını kanıtlaması bu ihtimali güçlendirmekte bence. bazen dedelerime sinirleniyorum açıkçası ne gerek vardı evril evril insan ol sonra okul, iş, temizlik bir sürü dert. bi kere en başta denizden çıkmak hata zaten, şimdi milyarlar harcıyoruz 10 gün tatil yapalım da denize girebilelim diye. yılda 10 gün deniz görünce de saatlerce suda kalıp tüm derimizin buruş buruş olmasına neden oluyoruz, oysa sudan çıkmasaydık pullu pullu böyle rengarenk olurduk. mor pullarım olduğunu düşünsene bi, pırıl pırıl...
şimdi tembelliğimden yola çıkarak vardığım sonuç şu oluyor: "evrim" hatalı bir seçimdir, hele de evrilip insana varmak çok kötü bir sondur. fino köpeği olsam zengin evlerde prensesler gibi bakılır, bi o tarafa bi bu tarafa devrilip yatardım, çok yanlış bir seçim, çok...
şimdi tembelliğimden yola çıkarak vardığım sonuç şu oluyor: "evrim" hatalı bir seçimdir, hele de evrilip insana varmak çok kötü bir sondur. fino köpeği olsam zengin evlerde prensesler gibi bakılır, bi o tarafa bi bu tarafa devrilip yatardım, çok yanlış bir seçim, çok...
Ekim 06, 2009
mercedes görünümlü şahin
Eylül 26, 2009
ateş su toprak tahta
"sen new york'sun büyük düşün": ny'de 15 dakika yürüme mesafesinde bulunan bir yere araçla yarım saatle giden başbakan artık oranın da akp'nin düzenlemelerine muhtaç olduğunu anlamış. zaten hep merak etmiştim nasıl oldu da el atmadılar diye, washington meydanında bir fıskiye olmadan nasıl rahat ediyorlar, kaliforniya'nın merkeze giden yollarına köprülü kavşak yapmadan nasıl uyuyabiliyorlar diye. meğer zamanını kolluyorlarmış, kurt gibi adamlar.
"küçük tayyip": aynı haberde bir de ayakkabıları delik deşik olan, okula giderken anasının elinden tutamamış bir yavrucak var. hep çocuklarının geleceğini düşünmüş ayacıklarına taşlar batarken ve demiş ki "bu taşlar batmasın diye ne yapabilirim, ne yapabilirim? buldum.. deniz'de yeterince yüzeyde kalabilirsek ayağımıza taş batmaz... hmmm.... gemi!!" çocuklarımın gemileri olursa ayaklarına taş batmaz"
"yeniden olacak o kadar": ciddi ciddi yeniden başladığına inanamıyorum ve gördüğüm kadarıyla eski programın üzerine hiçbir şey katmadan olduğu gibi başlamış resmen. tarif edilemez duygular içindeyim, bi ara tiyatroyu bırakıp açlık grevleri yapmışlar o da yetmemiş ölüm orucuna girişmişlerdi... kim ikna etti geri dönmeye, hangi mantıkla?
"the bodyguard": evet efendim kevin costner da destek verdikten sonra bize bok yemek düşer. daha fazla konuşup da kimseyi rencide etmek istemiyorum çünkü bizim oralarda buna elalemin derdi seni mi gerdi derler, ayıp
"küçük tayyip": aynı haberde bir de ayakkabıları delik deşik olan, okula giderken anasının elinden tutamamış bir yavrucak var. hep çocuklarının geleceğini düşünmüş ayacıklarına taşlar batarken ve demiş ki "bu taşlar batmasın diye ne yapabilirim, ne yapabilirim? buldum.. deniz'de yeterince yüzeyde kalabilirsek ayağımıza taş batmaz... hmmm.... gemi!!" çocuklarımın gemileri olursa ayaklarına taş batmaz"
"yeniden olacak o kadar": ciddi ciddi yeniden başladığına inanamıyorum ve gördüğüm kadarıyla eski programın üzerine hiçbir şey katmadan olduğu gibi başlamış resmen. tarif edilemez duygular içindeyim, bi ara tiyatroyu bırakıp açlık grevleri yapmışlar o da yetmemiş ölüm orucuna girişmişlerdi... kim ikna etti geri dönmeye, hangi mantıkla?
"the bodyguard": evet efendim kevin costner da destek verdikten sonra bize bok yemek düşer. daha fazla konuşup da kimseyi rencide etmek istemiyorum çünkü bizim oralarda buna elalemin derdi seni mi gerdi derler, ayıp
Eylül 11, 2009
hazırızz
her hangi bir felaket durumunda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sorumluluklarını bilmeyen vatandaşlar kurban olur, tedbirini almış has vatandaşlar ise sefasını sürer. biz de bu minvalde evimizin tüm odalarını alt kat komşularımızı yatırabileceğimiz şeklide birer yatakhaneye çevirdik, para toplayıp helikopter kiraladık ve arabalarımız sele kapılıp gitmesin de sonra belediyemiz suçlanmasın diye hepsini çatılara teraslara taşıttık; felaketten pay çıkardık, ilerde kuraklık olduğu zaman belediye başkanımız bizlere kızmasın, bizim yüzümüzden suçlu duruma düşmesin diye, sırf ona yakışır vatandaşçıklar olabilmek için balkonumuza yağmur suyunu toplayabilecek damacanalar, leğenler, kovalar dizdik.
elimizden daha ne gelir, nasıl önlem alabiliriz diye düşünürken yine akıl kumkuması, zeka pırıltısı, çözüm üreteci başkanımızın tavsiyelerine dönüp baktık ve onun rehberliğinde mahallemizdeki tüm mazgalların üzerindeki yaprakları topladık ki sel suları akıp gidebilsin, çünkü sel olmasının nedeni 16 yıllık başkanımızın alt yapı konusunda elinden gelenden fazlasını yapmış olmasına rağmen dökülen yaprakların mazgalları tıkamak suretiyle i.m.g. başkana bir nevi tuzak kurması, aslında onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması ve bu sınavları elbirliği ile aşmamız sonucunda cenneti garantilemesi. zaten o kadar güzel gülümseyen bir insanı cennet dışında bi de ankaraspor başkanlığına yakıştırabiliyorum, başka her şey eğreti duruyor. (burdan futbol federasyonunu kınamadan da geçemeyiz çünkü tam da doğal felaket sırasında yapılacak şey değildir bu federasyonun yaptığı. kahrol federasyon al sana bombe...)
zaten başkanımız yıllar önce bugünleri düşünerek bir takım başka tedbirler de almış, tüm ankara'yı alt geçitlerle donatmış ve onları bilinçli olarak kanalizasyon seviyesinin altında yaptırmıştı ki sel olduğu zaman tüm alt geçitler suları çeksin, halk daha fazla zarar görmesin. doğal bir felakete daha ne kadar fazla önlem alınabilir ki zaten. yani şimdi deprem olsa bunun suçlusu yerel yönetimlerdir diyebilir misiniz? adam gitmiş fay hattının üstüne evini yapmış, deprem olunca tabi ki yıkılacak. dere yatağına ev yapmış, yağmur yağınca tabi boğulacak. yani 16 yıldır baştalar diye her şey onların suçu değil ki, 44 yıl başta kalmış olan chp'nin daha çok suçu var. zamanında yerleşim alanı olmasa bile, kentleşme olmasa bile bulduğu boş alana kanalizasyon, su, elektrik döşeyecekti ki şimdi sorun çıkmasın. işte bunların hepsi bu yüzen aslında Atatürk'ün suçudur.
bunların yanında bir de tabi ki 7. caddenin trafiğe kapatılıp alkolden arındırılması en önemli tedbirlerden biri. şimdi düşünün bi, sel oldu diyelim; 7. caddede araba olmadığı için hiç bir araba zarar görmeyecek ve bunun yanında alkolün yasaklanması sayesinde herhangi bir sel basması durumunda içkiler de sele karışıp selin suyunu artırmayacak. bunların hepsi birer önlemdir, felaketlere çözümdür. bu kadar başarılı çözümleri uygulayabilmek için bile izin alması, referandum yapması gereken bir belediye başkanı daha ne yazpsın ki hizmet getirebilmek için?
elimizden daha ne gelir, nasıl önlem alabiliriz diye düşünürken yine akıl kumkuması, zeka pırıltısı, çözüm üreteci başkanımızın tavsiyelerine dönüp baktık ve onun rehberliğinde mahallemizdeki tüm mazgalların üzerindeki yaprakları topladık ki sel suları akıp gidebilsin, çünkü sel olmasının nedeni 16 yıllık başkanımızın alt yapı konusunda elinden gelenden fazlasını yapmış olmasına rağmen dökülen yaprakların mazgalları tıkamak suretiyle i.m.g. başkana bir nevi tuzak kurması, aslında onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması ve bu sınavları elbirliği ile aşmamız sonucunda cenneti garantilemesi. zaten o kadar güzel gülümseyen bir insanı cennet dışında bi de ankaraspor başkanlığına yakıştırabiliyorum, başka her şey eğreti duruyor. (burdan futbol federasyonunu kınamadan da geçemeyiz çünkü tam da doğal felaket sırasında yapılacak şey değildir bu federasyonun yaptığı. kahrol federasyon al sana bombe...)
zaten başkanımız yıllar önce bugünleri düşünerek bir takım başka tedbirler de almış, tüm ankara'yı alt geçitlerle donatmış ve onları bilinçli olarak kanalizasyon seviyesinin altında yaptırmıştı ki sel olduğu zaman tüm alt geçitler suları çeksin, halk daha fazla zarar görmesin. doğal bir felakete daha ne kadar fazla önlem alınabilir ki zaten. yani şimdi deprem olsa bunun suçlusu yerel yönetimlerdir diyebilir misiniz? adam gitmiş fay hattının üstüne evini yapmış, deprem olunca tabi ki yıkılacak. dere yatağına ev yapmış, yağmur yağınca tabi boğulacak. yani 16 yıldır baştalar diye her şey onların suçu değil ki, 44 yıl başta kalmış olan chp'nin daha çok suçu var. zamanında yerleşim alanı olmasa bile, kentleşme olmasa bile bulduğu boş alana kanalizasyon, su, elektrik döşeyecekti ki şimdi sorun çıkmasın. işte bunların hepsi bu yüzen aslında Atatürk'ün suçudur.
bunların yanında bir de tabi ki 7. caddenin trafiğe kapatılıp alkolden arındırılması en önemli tedbirlerden biri. şimdi düşünün bi, sel oldu diyelim; 7. caddede araba olmadığı için hiç bir araba zarar görmeyecek ve bunun yanında alkolün yasaklanması sayesinde herhangi bir sel basması durumunda içkiler de sele karışıp selin suyunu artırmayacak. bunların hepsi birer önlemdir, felaketlere çözümdür. bu kadar başarılı çözümleri uygulayabilmek için bile izin alması, referandum yapması gereken bir belediye başkanı daha ne yazpsın ki hizmet getirebilmek için?
Eylül 06, 2009
kutuya inanmak
para verip sinemalı dizili pakete üye olduğumuz ve adını burdan verip de iyi/kötü reklamını yapmak istemediğim uydu antenli, uydu dalgası alıcı kutulu (receiver) aptal kutusu (tv) şeyinin son iki aydır sinema kanallarında hiç bi bok olmaması nedeniyle tüm paketleri kapattırıp normal düzene geçtiğimizden beri türk kanallarını izlemeye döndük. son bir haftadır izlediğimiz programlar içinde sinirlerimi hoplatan reklamlar, gülsem mi ağlasam mı bilemediğim yarışmamsılar ve ucuz amerikan filmleri var. zaten uzun zamandır haberlerle ilişkisini kesmiş birisi olarak önemli haber kanalları dahil hiçbir kanalda haber türü yayınlara katlanamıyorum, gazeteleri okumaktan itinayla kaçınıp kendini ve çevresini bilmez bir insan olmak yönünde ilerliyorum.
sinirimi bozan ilk reklam alın-verin adlı, türk ekonomisini kurtarma yönelimli ve dahi iktisat bilimini zorlama içerikli, ekonomistli bir saçmalık olup daha önce buradan veryansın ettiğim "eve kapanma pazara çık" saçmalığını bile daha mantıklı gösterme becerisine sahip oldu. başarılarının devamını diliyor, zeki ve eğlenceli bir arkadaşımın önerisini -ondan izin almadım ama- burdan yetkililere bildirmeyi bir görev biliyorum: "al-ver reklamlarında müjde ar oynasın, orospu rolünde olsun, pezevengi para kazansın, eve giderken kıyma alsın, ekonomi canlansın"
ikinci sinir olduğum reklam da aziz üstel'in oynadığı saçma bir seri. içeriğini anlatıp kimsenin sinirlerini hoplatmak istemiyorum, kendi kendime sinirleniyorum.
aptal kutusunda izlediğim ve hayret mi etsem üzüntü mü duysam dalga mı geçsem bilemediğim bir olay da var mısın yok musun denen yarışmamsı. cem yılmaz'ın katıldığı bölüm hariç hiç tamamını izlememiştim yarışmanın. son bir haftadır izliyorum ve yarışmanın artık kendine ait bir jargonu oluştuğunun, oradaki insanların bazı konularda uçmak seviyesinde hislere sahip olduğunun yanında benim bu ülkeye gittikçe yabancılaştığımın farkına vardım. mavi hissedenler, kırmızı olduğuna dair yüzdeli istatistikler verenler, 24 kutulu bir oyunda kutudan çıkan sayılar üzerinden bilimsel veriler elde edenlerle birlikte kutusuna inanan insanlar gördüm. hatta kutusuna inandığını söyleyen bir kıza oraya çıkanların %70i zaten kutusuna inanıyor diyen bir kişiye rastladım ki o andan itibaren türkiye istatistik kurumunun neden yanlış enflasyon hesapladığını ve bu çıkan sonuca türk insanının neden saf saf inandığını anladım. biz istatistikten anlamıyoruz, kutumuza güveniyoruz.
sinirimi bozan ilk reklam alın-verin adlı, türk ekonomisini kurtarma yönelimli ve dahi iktisat bilimini zorlama içerikli, ekonomistli bir saçmalık olup daha önce buradan veryansın ettiğim "eve kapanma pazara çık" saçmalığını bile daha mantıklı gösterme becerisine sahip oldu. başarılarının devamını diliyor, zeki ve eğlenceli bir arkadaşımın önerisini -ondan izin almadım ama- burdan yetkililere bildirmeyi bir görev biliyorum: "al-ver reklamlarında müjde ar oynasın, orospu rolünde olsun, pezevengi para kazansın, eve giderken kıyma alsın, ekonomi canlansın"
ikinci sinir olduğum reklam da aziz üstel'in oynadığı saçma bir seri. içeriğini anlatıp kimsenin sinirlerini hoplatmak istemiyorum, kendi kendime sinirleniyorum.
aptal kutusunda izlediğim ve hayret mi etsem üzüntü mü duysam dalga mı geçsem bilemediğim bir olay da var mısın yok musun denen yarışmamsı. cem yılmaz'ın katıldığı bölüm hariç hiç tamamını izlememiştim yarışmanın. son bir haftadır izliyorum ve yarışmanın artık kendine ait bir jargonu oluştuğunun, oradaki insanların bazı konularda uçmak seviyesinde hislere sahip olduğunun yanında benim bu ülkeye gittikçe yabancılaştığımın farkına vardım. mavi hissedenler, kırmızı olduğuna dair yüzdeli istatistikler verenler, 24 kutulu bir oyunda kutudan çıkan sayılar üzerinden bilimsel veriler elde edenlerle birlikte kutusuna inanan insanlar gördüm. hatta kutusuna inandığını söyleyen bir kıza oraya çıkanların %70i zaten kutusuna inanıyor diyen bir kişiye rastladım ki o andan itibaren türkiye istatistik kurumunun neden yanlış enflasyon hesapladığını ve bu çıkan sonuca türk insanının neden saf saf inandığını anladım. biz istatistikten anlamıyoruz, kutumuza güveniyoruz.
Ağustos 28, 2009
elleme baba yorgun
orta okul ve lise hayatım boyunca çok başarılı kompozisyonlar yazmama, noktlama işaretlerini tam yerinde kullanmama, geniş bir sözcük dağarcığına sahip olmama rağmen hiçbir zaman kompozisyon sınavlarından tam puan alamadım çünkü hayatımda hiç doğru yazıya doğru başlığı koyamadım. hala da aynı şekilde devam etmekteyim. başlık aslında yazılan yazının içeriği ile ilgili ipucu veren bir eleman olduğuna göre ben aslında ne yazdığımı tam olarak bilmiyorum sanırsam.
uzun zamandır yazı yazmaya zamanım olmuyo ama akşam uyumadan önce düşünmeye zamanım oluyor, ben de hep şöyle yazsam böyle başlayıp şu şekilde bitirsem diye yazıları düşünüyorum. ama sabah kalktığımda aklımda hiç bişi kalmamış oluyo. öyle de güzel şeyler geliyo ki aklıma çok üzülüyorum sabah hatırlamayınca. yani aslında biraz biraz hatırlıyorum ama tam kafamda kurduğum şekliyle hatırlayamayınca içime sinmiyo.
uzun zamandır yazı yazmaya zamanım olmuyo ama akşam uyumadan önce düşünmeye zamanım oluyor, ben de hep şöyle yazsam böyle başlayıp şu şekilde bitirsem diye yazıları düşünüyorum. ama sabah kalktığımda aklımda hiç bişi kalmamış oluyo. öyle de güzel şeyler geliyo ki aklıma çok üzülüyorum sabah hatırlamayınca. yani aslında biraz biraz hatırlıyorum ama tam kafamda kurduğum şekliyle hatırlayamayınca içime sinmiyo.
Ağustos 08, 2009
Ağustos 05, 2009
deniz güneş kum ankara
bu yaz tatil yapamamak konusunda dertli dertli iç çekerken eskiden yaptığım ve şikayet ettiğim tatilleri düşünüp, evet işte insan elindekinin kıymetini bilmiyor dedim bir kez daha. çok çok önce ailece gittiğimiz bir tatil vardı, tüm tatil boyunca suratımı asıp triplerde gezmiştim memnuniyetsizlik nedeniyle. adını verip sevenlerini ve yaşayanlarını üzmek istemediğim köyden çevirme küçük bi tatil beldesinde, küçücük bi ev kiralamıştık da, her şeyden şikayet etmiştim mesela. evin biraz ilerisinde bir migros görüp en azından migros varmış, alışveriş sorun olmaz demiştim. yavaş yavaş markete yürürken acaba kaç m'li falan diye düşündüğümü hatırlıyorum. ama o kadar küçük bi yerdi ki bırakın m'yi, migros'u bile m'siz yazmışlardı.. igros :)
şimdi düşünüyorum da ne kadar güzel bi yermiş. sessiz sakin, denizi olan, huzurlu... işte elimde değil ya kıymete bindi. kiraladığımız ev de çok güzeldi aslında. hansel ve gratel'in gittiği şekerden eve benziyordu. kör ölür badem gözlü olur biz insanlar için hep sanırsam.
şimdi ankara'da sıkışmışken düşünüyorum da keşke o igros'u olan, şeker evli küçük tatil yerinde olabilsem
şimdi düşünüyorum da ne kadar güzel bi yermiş. sessiz sakin, denizi olan, huzurlu... işte elimde değil ya kıymete bindi. kiraladığımız ev de çok güzeldi aslında. hansel ve gratel'in gittiği şekerden eve benziyordu. kör ölür badem gözlü olur biz insanlar için hep sanırsam.
şimdi ankara'da sıkışmışken düşünüyorum da keşke o igros'u olan, şeker evli küçük tatil yerinde olabilsem
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
